Türkiye'de ve Dünya'da Telegram *Zihin Kontrolü*

7.10.2011 -Kategori: Mind Control

Okuduğunuz çalışma, -Batıda- hakkında belli bir şuur ve tepki oluşmuş TELEGRAM (Zihin Kontrolü) konusunda, -kendi çapında- okuyucusunu kaba hatlarıyla da olsa bilgilendirmek için hazırlanmıştır.

Amacımız, insanlığı tehdit eden ve birçok bakımdan ele alınması gereken, bu yazımızda bizim işaretlemeye çalışacağımız üzere ve literatüre girdiği şekliyle “bir vasfı da” ASKERÎ SİLAH olan bu vahşice uygulamanın tehlikelerine işaret etmektir. Yanısıra, meselenin -maalesef- psikolojik problemler yaşayan insanların uydurmaları veya esrarlı romanlarda geçen hayal ve kurgulardan ibaret olmadığını göstermektir. Yine bu çalışma, bir yandan birçok ülkede bu alanda yapılan çalışmalara temas ederken, diğer yandan meselenin özüne vâkıf kişi ve kuruluşlar tarafından TELEGRAM’a gösterilen tepkileri paylaşma arzusuyla kaleme alınmıştır.

“TELEGRAM, askerî bir silahtır.” dedik. Fakat bu silah türü, "konvansiyonel" dediğimiz, kabul edilmiş, genel manada bilinen silahlardan kimi farklılıklar arz eder:

Bunlardan birincisi, başka hiçbir silahta olmayan bir özelliktir ki, “silahı kullanan” ve “hedef kişi” dışında bir üçüncü kişi, bu silahın etkisini göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyor. Sadece “hedef kişi”nin tepkileri müşahede edilebiliyor.

Bir diğer farklılık da, “askerî silah” olmasına karşılık, kendine has özelliklerinden dolayı, ortada fiilî bir savaş hâli olsun veya olmasın kullanılabiliyor. Birçok ülkede, o ülkenin iç ve dış savunmasından sorumlu askerî, inzibatî ve istihbarî kurumların görevlileri tarafından, ülke içi veya dışında, hem siyasî ve ideolojik olarak kendilerine “yakın” sayılabilecek insanlara, hem de kendi siyasî ve ideolojik görüşlerine “aykırı” görülen şahıslara tatbik edilebiliyor. Bir diğer deyişle, yabancı veya vatandaş ayırımı yapma gereği duyulmaksızın, “kurban” kişi bazen “kobay” bazen de “hedef” addedilerek uygulanabiliyor. Deneme, geliştirme ve uygulamaların “gizliliği” buna imkân sağlıyor.

“Zihin kontrolü” teknolojisinin, sadece kelime anlamına bakılarak  “nezih ve temiz bir iş"(!) olduğu zannedilmemelidir. İnsan fıtratına tamamen ters nitelikte olan bu silahın en önemli hedeflerinden biri de, “kurban”a beyin kontrolü ile paralel olarak -yine askerî literatüre yerleştiği şekilde- MAXIMUM PAIN (en üst seviyede acı) verebilmek çünkü.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde TELEGRAM mağdurları var. Mağdurların kurduğu dernekler; hâdise etrafında yayınlanan birçok ciddi kitap, dergi veya gazete makalesi; yine, internette sayısız makale, araştırma ve doküman mevcut. Batıdaki bazı organizasyonların bu mesele merkezinde düzenli olarak seminer ve konferanslar tertip ettiklerini de biliyoruz; insanları şuurlandırmak için ciddi bir mücadele veriliyor.

Bu gelişmeler ülkemiz dışında tüm hızıyla sürer ve insanlar arasında günden güne yayılan genel bir şuurlanma süreci yaşanırken; üstelik ABD ve Rusya başta olmak üzere kimi ülkelerde protesto gösterileri bile yapılırken; TELEGRAM’a karşı dünyadaki en etkili mücadeleyi veren insanlardan Mind Justice Organizasyonu başkanı Cheryl Welsh'in ifadesiyle, “ATOM BOMBASINDAN DA TEHLİKELİ” bu silaha karşı maalesef ülkemizde çok büyük bir bilgi eksikliği, kirliliği ve umursamazlık yaşanıyor.

Bu sonuca etki eden faktörler, ülkemizde bu mesele ile alâkalı başvuru kaynağının yok denecek kadar az olması; konuyla ilgili akademik araştırmaların yahut TELEGRAM mağdurlarının kaleme aldığı eserlerin, aynı şekilde binlerce askerî ve istihbarî belgenin çoğunlukla İNGİLİZCE olması; ülkemizde bu konuda yayınlanan çok az sayıdaki kitabın da bir kısmının "gerilim romanı" tarzında verilmesi; belki en mühimi, ülke insanını uyarmak gibi bir vazifeye mecbur entelektüeller, gazeteciler ve bilim adamlarının, meseleye ciddi bir bakış ve tepki sun(a)mamaları olarak sıralanabilir.

Fakat her şeyin üstünde, bu silahın hedefi olan fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu'nun yaşadıklarından ve aktardıklarından ilhamla şunu söylemeye mecburuz: BU İNSANLIK DIŞI SİLAHIN UYGULAMA SAHASI BU ÜLKEDİR VE EN BÜYÜK MESULİYET DE BU ÜLKENİN İDARÎ MEKANİZMASINDA YER ALANLARIN PAYINA DÜŞMEKTEDİR.

Diyoruz, fakat siyasî iktidar mevkiinde olmakla o iktidara malik olmanın farklı şeyler olduğunun ve bu çerçevede yaşanan siyasî acziyetin farkında olarak, şunu da ilave etme lüzumu hissediyoruz: Askerî terminoloji içerisinde “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” kategorisinde yapılan bu çalışmalar, ülke halkından tamamen gizli, siyasî yöneticilerinse bir bölümün "kısmî bilgisi" dâhilinde yapılıyor. Bu husus, hem TELEGRAM teknolojisinin patentini ellerinde bulunduran belli başlı ülkeler, hem de Türkiye gibi bu silahların sadece "uygulama alanı" (DELTA) olan ülkeler için geçerli. Böylesi anormallikler, aslında bir bakıma “normal”. Çünkü yapılan çalışmaların herkesin önünde ve bilgisi dâhilinde olması, -bu işkence ülkelerarası “insan hakları” kriterlerini ihlal etmeden devam ettirilemeyeceği için- mümkün değil.

“TELEGRAM Çalışmaları”nın içinde bulunan bazı bilim adamları yahut uygulayıcıların yakışıra, dünyada bu meseleyi kurcalayan kimi araştırmacı-yazarların şüphe uyandıran ölümleri de bir başka muamma. Ölümü en fazla spekülasyon konusu olmuş isimlerin başında, 1999'da genç denecek yaşta hayatını kaybeden ve Mind Control - World Control, Black Helicopters over America, The Octopus: Secret Government and the Death of Danny Casolaro (Kenn Thomas'la birlikte yazdı), Türkçeye de Nokta Yayınevi çevrilen Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, CIA'den Medyaya Kitlelerin Kontrolü gibi kitapların yazarı Jim Keith geliyor.

Bu derece vahim ve çok gizli bir askerî silah söz konusu iken; dünyada “elektromanyetik silah” yarışı tüm hızıyla devam ederken; Türkiye, Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Kosova, Çeçenistan gibi ülkeler bu silahların deneme, kullanım ve geliştirme sahaları olmuşken; hatta Bhutan gibi ismi bile pek bilinmeyen ülkelere kadar kendine tatbikat alanı bulabilmişken; Türkiye'deki bilgisizlik ve aldırmazlık, belki de silahın kendisi kadar ürkütücü. Yaptığımız çalışma, ülkemizde yaşanan bu gidişata işaret etme kaygısını da taşıyor.

Bazı bilim adamlarının “nadir” çıkışlarını övgüye değer bulsak da, maalesef yetmiyor. Ülkemizdeki bu atmosferi dağıtmaya ve insanımızı şuurlandırmaya yönelik her türlü ciddi açıklamayı, veri paylaşımını ve bu gaye çerçevesindeki her çeşit müspet faaliyeti yahut böylesi faaliyetleri tetikleyecek “gayret”i çok kıymetli buluyoruz.

Böylelikle, yazımızın genel çerçevesi de de ortaya çıktı sanıyoruz.

 

TELEGRAM VE ETKİLERİ

 

Meşhur fizik profesörü Michio Kaku, CNN'deki mülâkatında en son teknoloji ürünü Toyota patentli tekerlekli sandalyeyi tanıtırken, ekrana gelen bu yeni icadın -sadece düşünce ile hareket ettirilen tekerlekli sandalye!- şaşırtıcı görüntüleri eşliğinde şunları söylüyor:

- «Elini-ayağını kullanamayan kişiler için büyük kolaylık getiriyor. Kullanıcılar, artık beyin gücüyle, düşünceleriyle tekerlekli sandalyeyi idare edebilecekler.»

Spikerin "bilgisayarın insan beynini okuyabildiğini söylemek kolay ve basit mi?" sorusu üzerine cevabı:

- «Beyin, elektrik ve manyetik alanlar dâhilinde faaliyetini sürdürürken, elektrotlar tarafından kolaylıkla alınabilen radyo dalgaları yayar. Bu, yüz yıla yakın bir süredir biliniyor. Yeni olan, şimdi bir bakıma, NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ BİLEN, ANALİZ EDEBİLEN BİLGİSAYARLARA SAHİB OLMAMIZ. Bu henüz başlangıç. Saniyenin onda biri kadar bir sürede beyin ve bilgisayar ilişkisi ve istenen hareket yaşanıyor. Bu çok hızlı, şimdiye kadar alınamayan bir netice idi. Bu, çok büyük bir başarı. Böylece insanlar, gelecekte her şeyiyle telepatik olan eve sahip olacaklar.»

“Zihin Kontrolü”nün tezahür alanı elbetteki sadece silah sektörü değil. Reklam, propaganda, hatta eğitim sahaları da "bir nevî” zihin kontrolü çerçevesi içinde mütalaa edilebilir. Yukarıdaki, tekerlekli sandalyenin sadece düşüncelerle idare edilmesi misalinde olduğu gibi, tıp alanında da karşımıza çıkabilir. Bizim TELEGRAM olarak adlandırdığımız “Zihin Kontrolü” ise çok başka. HER YÖNE ÇEKİLEBİLİR bir kavram olarak “Zihin Kontrolü” ile askerî silah sektörünün alâkasını ve “her yöne çekilebilir” olmayan farkını kabaca şöyle formüle edebiliriz:

Uluslararası ASKERÎ SİLAH literatüründe “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN” (Non-lethal) kategorisindeki “ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” (Electromagnetic Weapons) arasında çok özel bir yeri olan "ZİHİN KONTROLÜ" (Mind Control) yâni TELEGRAM, hem o silahı, hem de o silahın etki alanını ifade eder. TELEGRAM, her şeyden önce bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü”ne dayanır. Mesele, “şunu şöyle söylediler, duygu ve düşüncelerimizi manipüle ettiler” meselesi değildir burada.

TELEGRAM’da, çok kaba bir ifadeyle, göz ve kulak gibi aslî duyular “by-pass” edilerek, yâni DOĞRUDAN BEYNE normal yahut anormal görüntü ve sesler nakledilerek, vücudun istenilen kısımlarına acı verme gibi metotlarla da desteklenerek, “hedef kişi”nin iradesi kırılmaya ve zihnen “kontrol” altına alınmaya çalışılır. Bu süreçte, “hedef kişi”den gelen beyin dalgaları çözümlenerek, o kişinin duygu ve düşünceleri de “okunur”.

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği hâliyle- şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Bir sebebi olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama.

2. Fizikî ve ruhî bir sebep yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla aniden uykudan uyanma.

3. Uyarıcı bir madde kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme.

4. Vücutta, özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar.

5. Vücutta, özellikle kol, bacak ve parmaklarda ani kramplar ve sık sık kas atmasına benzer titremelerin olması.

6. Vücutta, özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.

7. Dinlenme hâlinde olunduğu hâlde, ani kalp çarpıntısı ve stres duygusu.

8. Bilinir bir sebep yokken vücut sıcaklığında ani yükselme ve ani terleme hâli.

9. Yorgun olunmadığı hâlde, vücuda ani bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi.

10. Baş ve vücudun çeşitli bölgelerinde aniden başlayan ve aniden biten ağrılar.

11. Kafada tansiyon yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi.

12. Aşırı unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden aniden silindiği veya düşüncelerin aktığı hissi.

13. Cinsî organda titremeler ve sebepsiz ereksiyon veya orgazm.

14. Sebepsiz olarak, aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi duygular, sıradan olaylara aşırı tepkiler verme.

15. Gözler kapatıldığında, hatta açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması.

16. Şuursuz olarak sürekli zihinde bir şeyleri tekrarlama.

17. Kafa içinde nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma.

18. Görülen ve duyulan her şeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu duygusuna kapılma.

19. Bulunulan herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı seslere benzeyen çıtlama sesleri duyma.

20. Kol saati ve benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden daha kısa bir sürede bitmesi.

21. Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları.

22. Duyulan sesin yönü, şiddeti ve muhtevasının değişmesi.

23. Göz kapaklarının denetlenerek, konuşmanın bozulması.

24. Zahmetli işler sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebep olma. Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.

25. Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.

26. Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.

27. El hareketlerinin kontrol edilmesi.

28. Düşüncelerin okunması yahut dışarıdan düşünce nakledilmesi.

29. Rüyaların kontrol ve manipüle edilmesi.

30. Hareket eden hayalî görüntüler görülmesi.

31. Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.

32. Sürekli kulak çınlaması.

33. Çene ve dişlerin sebep yokken titremesi.

34. Sindirim sistemi ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması.

Bu silahı diğer konvansiyonel silahlardan ayıran, -yukarıda saydığımız özelliklerinin dışındaki bir diğer- hususiyeti de; "KİŞİYE ÖZEL" ve "AYARLANABİLİR" olması, yâni hedef kişinin fizik, ruh ve beyin yapısına göre saldırı imkânı sağlaması. Şöyle ki, hedef kişi dışında kimsenin duyamayacağı seslerle beraber kimsenin göremeyeceği görüntüleri nakledebilmenin söz konusu olduğu ve bunun da “mevcut sahne”de görev alan “emir eri” veya “gönüllü” piyonların bulunduğu bir ortamda yapıldığı düşünülürse, hedef kişinin her yönden kuşatılmaya çalışıldığı, tamamen çökertilip kontrol altına alınmak istendiği anlaşılır. Hâdisenin sadece ses ve görüntü “alışveriş”inden ibaret kalmadığı ve yine bu elektromanyetik silahla MAXIMUM PAIN (En Üst Seviyede Acı) vermenin operasyona dâhil edildiği göz önüne alınırsa, TELEGRAM’ın korkunçluğu daha da aydınlanır.

Resmî belgelere geçmiş örnekler tarandığında, büyük kısmı “kobay” olarak hedeflenmiş olarak, TELEGRAM’ın hedefindeki kişilerin çoğunlukla hapishanedeki mahkûmlar, hastanendeki hastalar, ordudaki erler ve yalnız yaşayan kişiler olduğunu görüyoruz. Zannedildiği veya zannettirilmek istendiği gibi, bu uygulamanın kolayca ve “topluca” herkesi hedefine alabileceği düşüncesi, –şu ân için- silahın hâlihazır tatbikatıyla bağdaşmamaktadır. Potansiyel olarak herkes hedef alınabilir olsa dâhi, şimdiki tatbikat, “seçilmiş” hedeflere operasyon tarzındadır. Bu noktanın şu yüzden altını çizmek istedik ki, yaygın bir bilgi kirliliği yaşanmakta ve bu insanlık suçu eylem "esrarengiz roman" havasına sokularak ucuzlaştırılmakta, realitenin dışına itilerek toplumların bu meseledeki uyanışları sürekli ertelenmektedir.

Yine dünyada literatüre girmiş örneklere baktığımızda, şunu söylemek icap ediyor: Hedef kişinin kapalı veya açık alanda olup olmaması, hatta normalde bulunduğu yerin yüzlerce kilometre ötesine gidip gitmemesi bile onun TELEGRAM’ın tesir alanı dışına çıkmasını sağlayabilecek faktörler değil. Buna rağmen, hedef kişinin mekânı daraltıldığı nispette silahın tatbik gücü ve etkisinin arttığını, faillerine bu bakımdan bir kolaylık sağladığını söyleyebiliriz.

TELEGRAM bahsinde en çok tartışılan konulardan biri de “duygu ve düşüncelerle oynanma” meselesi olsa gerektir.

Merkezi Tekbaş’ta bulunan Bioelectromagnetics Special Interest Group of American MENSA Ltd'in yayın organı Resonance'ın Nisan 1998'de yayınlanan 33. sayısında editör Judy Wall, "Military Use of Mind Control Weapons" (Zihin Kontrol Silahlarının Askerî Kullanımı) başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

- «"Zihin-Değiştirme" sistemi, bir şuuraltı taşıyıcı teknolojisine dayanmaktadır. "SSSS" - SESSİZ SES YAYAN YELPAZE, S-DÖRT olarak bilinen ve Dr. Oliver Lowery tarafından geliştirilen, 27 Ekim 1992 tarih ve US Patent #5.159.703 Patent numaralı, "SILENT SUBLIMINAL PRESENTATION SYSTEM"dir (SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ). Patent açıklaması da şöyle:

Çok düşük veya çok yüksek frekans aralığında veya bitişik ultrasonik yelpaze genişliğinde ve frekanstaki işitilir olmayan taşıyıcılar yoluyla, yaptırılmak isteneni ikna için, işitilir ve sözlü bilginin beynin içine hoparlör, kulaklık veya piezo-elektrik dönüştürücüler kullanılarak verilmesine dayanan SESSİZ irtibat sistemidir»

Söz konusu yazıda, yapılanın CLONING THE EMOTIONS (DUYGULARIN KLONLANMASI) olduğuna vurguyla şöyle devam ediliyor:

- «Bilimadamları, bu bilgisayar destekli EEG’leri kullanarak, beynin düşük genlikteki (low-amplitude) DUYGU İMZA KÜMELERİ'ni belirleyip tecrit edebiliyor, bunları bilâhare sentezleyip bir başka bilgisayara aktararak depolayabiliyor. Başka bir deyişle; bilim adamları, bir insanın belli bir duyguyu yaşadığı ânda ortaya çıkan hassas ve karakteristik beyin tabloları üzerinde çalışarak, bu yolla kişiye ait duygu deneyimlerinin tanımlanabilmesini ve o ândan itibaren onu çoğaltmayı başarabiliyor. Bu kümeler, daha sonra –patenti olan- SESSİZ SES TAŞIYICI FREKANSLAR'a yerleştirilerek, aynı temel duygunun bir diğer hedef kişide ortaya çıkmasını SESSİZCE tetikliyor.» [1]

Ülkemizdeki kimi etkili-yetkili-bilgili zevat, dünyada olup bitenlere dair malûmatları sadece televizyondan damlayanlardan ibaret kalabalıklara “hiç böyle bir şey olabilir mi?” tarzında yalan söyleye dursunlar yahut dünyadan ne kadar habersiz olduklarını gururla ilân ededursunlar, adamlar apaçık “patent”ini bile almış!..

 

TÜRKİYE’DE TELEGRAM

 

“Kobay” olarak kullanılanların dışında, dünyada TELEGRAM saldırısının hedefi olarak toplumda etkili mevkii olan yahut siyasî - ideolojik bakımdan “düşman” olarak tanımlanan kişilerin seçilmesi, göze çarpan bir diğer husus. Misal olarak, bizden fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu, dışarıdan Bhutan'lı insan hakları savunucusu Tek Nath Rizal ve Pakistan asıllı Amerikalı yazar Kai Bashir ilk akla gelen isimler. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler etkisindeki Macaristan'dan meşhur satranç ustası Paul C. Dozsa gibi, rızası dışında askerî araştırma objesi olan şahsiyetler de var. O da Rizal gibi yurdundan uzakta yaşıyor. 1958'de yaşadığı kötü günlerden sonra, bugün Avustralya'da hayatını sürdürüyor.

Yeri gelmişken; temelde aynı tarz TELEGRAM silah ve uygulamasının hedefleri de olsalar, Salih Mirzabeyoğlu’na uygulananların, hepsinin fevkinde ve “çok özel” olduğunu teslim etmek durumundayız.

Bilvesile, saydığımız isimlerden Tek Nath Rizal ve Kai Bashir’in yazdığı ve başlarına gelenleri çarpıcı bir dille hikâye ettikleri eserler, Tahkim Yayınevi tarafından Türkçeye çevrilip baskıya hazırlanıyor. ABD ve dünyadaki TELEGRAM tatbikatı hakkında belgelere dayanan bir araştırma da, CIA Belgeleriyle Zihin Kontrol Operasyonları adıyla Ömer Özkaya tarafından kaleme alınmış ve Pegasus Yayınları arasından çıkmış.

Araştırmacı Ömer Özkaya’nın “sembol bir şahıs olduğu için hedef seçildi” dediği Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınları arasından çıkan Telegram –Zihin Kontrolü- adlı eseriyle, hâlen haftalık Baran dergisinde tefrika edilen ve ileride yine İBDA Yayınları arasından çıkacak olan Ölüm Odası -B-Yedi - adlı eseriyse, bizzat bu korkunç silahın hedefi olan bir insan tarafından kaleme alınmış ve bu bahiste meselenin “derinliğine” işlendiği -dünya çapındaki- biricik kaynaklar kıymetinde.

Bilvesile, İngilizce bilenlerin topluma nispetinin sayıca az olduğunu düşünsek, Türkçe eserlerin de yine sayıca az ve herkesçe bilinmiyor olduğunu farz etsek bile, bu bakımdan hiç de mazur olmayan etkili-yetkili ve güya bilgili kesimlerin aldırmazlığını cidden ürkütücü buluyoruz.

TELEGRAM teknolojisi ve operasyonlarıyla ilgili olarak Türkiye’de gerek askeriye, gerek emniyet, gerek istihbarat, gerek siyaset, gerek akademi, gerekse basın, kelimenin tam anlamıyla “üç maymun”u oynamaktadır.

Bu tavrın sebebi, kısmen bilgisizlik, belli bir kısmı içinse bizzat “suç ortaklığı”dır. Buna şuurlu katkı yapan bilim adamları ve onların örgütleri dahi mevcuttur. Toplumu bilgilendirmek gibi aslî bir görevi olan - olması icap eden basınsa, bu konuda tam tersi bir amaç için kullanılmaktadır. Güya entelektüel ve bağımsız(!) bilimadamlarının insanı hayrete düşürücü cehaletleri, dünyadan habersizlikleri, duyarsızlıkları, korkaklıkları da cabası.

Bildiklerini söyleyebilen çok az sayıda bilim adamından ikisinin adını zikretmeden geçemeyeceğiz. Birincisi, bu mevzuda yıllardır toplumu aydınlatmaya çalışan Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Şeker; ikincisi de, İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Cahit Karakuş.

Prof. Dr. Selim Şeker, kendisine sorulan “elektromanyetik dalga ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?” sorusuna şöyle cevap veriyor:

- «Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler, insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda araştırma ve denemeler yapıyorlar. Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler bu tür çalışmalar yapıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım. Arzu edenler kitapta ayrıntılı bilgileri bulabilirler.

ABD idare etmek ve istediğini yaptırtmak istediği ülkenin başbakanının beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir. Zaten bu tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol altına almak. BUNDAN SONRAKİ SAVAŞLAR DA BÖYLE OLACAK!»

Yine TELEGRAM üzerinde çalışmalar yapan, yukarıda adını zikrettiğimiz bir diğer bilim adamı Cahit Karakuş’un verdiği bir konferansın haberini sunuyor bir üniversite internet sitesi:

- «İnönü Üniversitesi’nde elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerinin konu alındığı bir konferans düzenlendi.

Hoca Ahmet Yesevi Salonunda gerçekleşen ve Rektörümüz Prof. Dr. Cemil Çelik, rektör yardımcıları, fakülte dekanları, öğretim üyeleri ve öğrencilerin katıldığı, “Uzaktan Beyin Kontrolü ve Elektromanyetik Silahlar” başlıklı konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cahit Karakuş sundu.

Aynı zamanda Malatyalı olan Dr. Cahit Karakuş, elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerini izah etti.

Elektromanyetik dalgalarla beyin kontrolünün nasıl sağlandığını, nelerin amaçlandığını ve nerelerde nasıl kullanılabileceği ile ilgili bilgiler veren Dr. Karakuş, aynı zamanda elektromanyetik silahların nasıl yapıldığı ve nerelerde kullanıldığı ile ilgili detaylar üzerinde durdu.

Dr. Cahit Karakuş, konuşmasında, “ELEKTROMANYETİK DALGALAR İLE ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA DÜNYANIN GELECEĞİ BELİRLENEBİLECEKTİR. Elektromanyetik silahların enerjisi için Toryuma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enerji kaynağının büyük bölümü ülkemizde mevcuttur. Dünya rezervinin 2/5’i Türkiye’dedir. En önemlisi ise bunun da büyük bir kısmı Malatya’da bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle akademisyenlerimize önemli görevler düşmektedir. Bu teknoloji hakkında araştırma ve geliştirme projelerine önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.” dedi. [2]

Allah, kendi dar sahaları dışında tam bir kara cahil oldukları hâlde, “ilim adamı” etiketini hiç arlanmadan göze sokucu kalabalıktan ayrılan böylesi hakiki “ilim” adamlarının sayısını artırsın.

 

DÜNYADA TELEGRAM

 

Muhtelif metot ve amaçlı zihin kontrolü faaliyetleri belki de insanlık tarihi kadar eski. Bizim bu mütevazı çalışmamızın konusu olan ve tatbikinde elektromanyetizma ve cihaz kullanılan TELEGRAM’ın oluşumunu hazırlayan çalışmalar ise 19. yüzyıl başlarına kadar uzanıyor. Nikola Tesla'nın alternatif akımı bulup geliştirmesi ve onun prensipleri istikametinde yapılan çalışmalar; Hitler Almayasında yapılan bu yönde denemeler; savaşın gidişatıyla çalışmaların sekteye uğraması; Almanya'dan ABD'ye sığınan bilim adamlarının projeleri ve akabinde Jose Delgado'nun 60'larda zihin kontrolü üzerinde çalışmaları ile hız kazanan gelişmeler...

Prof. Dr. Jose Delgado, zihin kontrolü bahsinde en tanınmış isimlerin başında geliyor. Bugün 95 yaşında ve Yale Üniversitesi'nin sembol şahsiyetlerinden olan bu sinirbilimci, 1960'larda birçok hayvan, hatta psikolojik problemleri olan hastalar üzerindeki deneyleri sebebiyle çokça tenkit edildi. O dönem Pentagon'un da kısmen desteğini almıştı.

Delgado’nun 1969’da yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü - Psikomedenî Bir Topluma Doğru (Physical Control of the Mind – Toward a Psychocivilized Society) kitabının takdiminde; Rockefeller Üniversitesi, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi ve Birleşmiş Milletler Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuvarı, çalışmalarına katkılarından dolayı Delgado tarafından “şükranla” anılıyor. Yaptığı çalışmaların neticesinde, üzerinde çalıştığı hayvanların durumu için, "âdeta elektronik oyuncak gibi oldular" diyerek memnuniyetini ifade edecektir.

Delgado’nun yaptığı en meşhur deneyse, arenada üzerine gelen boğayı elektrikî tesir kullanarak durdurması. Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, bizzat şahit olduğu bu olayı bakınız nasıl aktarıyor:

- «1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan etkileme” deneyine şahit olmuştum. Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, dörtnala saldıran bir boğanın gelişini, televizyon kumandasına benzer bir araçla, kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı. Azgın boğa durakladı, sonra da sakin sakin etrafta gezindi. Delgado bir başka düğmeye basınca hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla tepiniyor ve saldırıya hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu farklı davranışlar, boğanın daha önce deri altına yerleştirilen çipler sâyesinde, beyninin öfke ve huzur bölgelerine elektrik vermekle oluyordu.» [3]

1975 yılında yayınlanan “Two-Way Transdermal Communication with the Brain” (Beyinle Cilt İçinden İki Yollu İrtibat) başlıklı bir yazıda ise, Delgado'nun beyin araştırmalarını bilgisayarlara uyarlamayı başardığı vurgulanarak, “Transdermal –cilt yollu- alıcıların en ilginç yönü, beyin fonksiyonlarının eşzamanlı kayıt altına alınması ve uyarılmasının temini ki, bu sayede, talebe dayalı bildirimler bilgisayara uyarlanabiliyor.“ denmekte idi.

1974 yılında Dr. Joseph C. Sharp tarafından Walter Reed Askerî Araştırma Enstitüsü’nde ilk defa olarak insan beynine ses nakletme çalışmaları yapılmaya başlandı ve başarı kaydedildi. Bu çalışmalar, kulakları hiç duymayan sağır kişiler üzerinde de hedefine ulaştı. Kulağın duymasına lüzum kalmadan, sesin doğrudan doğruya beyne nakledilmesi deneyleriydi yapılan. Dolayısıyla “hedef kişi”, bu tatbikata karşı koyamıyor, savunmasız kalıyordu. Çünkü ses ve görüntüler, -gaibten değil!- bilgisayardan geliyordu.

Bugün artık resmî ağızlardan dahi bu çalışmaların teyidi yapılmaya başlanmıştır. Buna en bariz misal, NASA'nın astronotlarla “seslendirilen kelimeler” olmaksızın konuşma deneyleridir ki, kendi yayınlarında “yüzde 92 nispetinde” başarılı olunduğu ifade edilmektedir.

ABD veya CIA'nın “Zihin Kontrolü” çalışmalarına müdahil oluş tarihi olarak 1941 verilir. O dönemden itibaren ABD, serbest veya örgütlü olarak bu sahada çalışan hemen tüm bilim adamlarını kontrolü altına almaya çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. “Büyük ölçüde” diyoruz, çünkü meselâ 2001 yılında, çok yönlü çalışmalarıyla tanınan sinirbilimci ve psikanalist Dr. John C. Lilly, insanlar üzerindeki deneyleri ahlaki bulmayarak bu birlikteliğe kısa bir süre sonra son vermesiyle de meşhurdur.

ABD’deki “Zihin Kontrolü” araştırma ve uygulamaları, geçmişten bugüne çeşitli kod isimler verilerek yürütülmüştür. Bunlardan öne çıkan bazıları, CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA’dır.

ABD’deki zihin kontrolü deneyleri, bu süreçte tüm ülkeyi sarmış olmasına karşılık, yıllarca büyük bir gizlilikle yapılır. Olan bitenden habersiz insanların, küçük çocukların, bedenen hasta olanların yanı sıra, akıl hastalarının, cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûmların, hatta ordudaki askerlerin bu deneylerde kullanıldığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Öyle ki, deneyler sırasında ölümlerin meydana geldiği; kalıcı fizikî rahatsızlıklar yaşayanlar yanında, birçok “kobay”ın psikolojik dengesini kaybettiği ve bazılarının intihara kalkıştığı bugün artık kesin olarak biliniyor.

ABD’deki projelerin ilklerinden CHATTER (Gevezelik) Projesi, Sovyetler'in casus veya esirleri itiraf ettirmek için kullandıkları ilaçların “başarısına” karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları sırasında kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine odaklanmıştı. CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı.

Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başı Allen Dulles'in onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (Mavi Kuş) Projesi'ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu:

1. Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir metot geliştirmek.

2. Özel sorgulama teknikleri yoluyla ferdin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması.

3. Hafıza geliştirme usullerinin araştırılması.

4. CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek.

BLUEBIRD Projesi'nin kod adı, 1951 Ağustos'unda ARTICHOKE (Enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyevî maddelerin kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956'da noktalandı.

Ancak, ARTICHOKE Projesi'nin durdurulmasından üç yıl kadar önce, yâni 13 Nisan 1953'te, o dönem CIA Başkan Yardımcısı olan Richard Helms'in teklifleri doğrultusunda, MKULTRA Projesi başlatılır. MK harflerinin, “Mind Kontrolle” (Zihin Kontrolü; “kontrolle” kelimesi İngilizce “control”ün Almanca karşılığı) kelimelerinin kısaltması olduğu düşünülüyor.

MKULTRA Projesi çerçevesinde insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla başvurulan araç, metot ve ilmî disiplinler arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyevî maddeler, askerî araç gereçler, işkence âletleri ile psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı. MKULTRA'nın yurtdışı için geliştirilen versiyonuna da MKDELTA adı verilmişti.

1970'lerin başında UTAH EYALET HAPİSHÂNESİ Gunnion Tesisleri ve Devlet Hastanesi’nde yaşanan elektromanyetik dalgalarla taciz, beyin kontrolü vakaları mahkemelere taşınmışsa da, -tahmin edileceği üzere- bir netice alınamamıştır. Mesele, “millî güvenlik”tir(!) ne de olsa!

Zihin Kontrolü yahut TELEGRAM’a giden yolun tarihi, elbette ABD'de yapılan çalışmalarla sınırlı değil. Devrin Komünist Bloğunun lideri SSCB, hem kendi ülke sınırları içerisinde, hem de müttefiki olan Doğu Avrupa ülkelerinde, bu istikametteki çalışmalarına azamî bir dikkat ve hassasiyetle devam ediyordu.

Soğuk Savaş dönemi bloklaşmasının, bu silahın geliştirilmesi, kullanımı ve paylaşımı noktasında bugün hâlâ varlığını hissettiriyor olması, işin bir başka ilginç yönü. Meselâ, ABD, İngiltere ve Kanada’nın yukarıda adlarını saydığımız bu nevi projelerdeki geçmiş “ortaklığı”nın bugüne de uzandığı söylenebilir. Yeni keşfedilen hemen tüm silahlarda olduğu gibi, siyasî-ideolojik işbirliğinin etkisi, bu askerî silahın kullanımında da kendini gösteriyor.

Bugün için, bir tarafta ABD, İngiltere ve İsrail, diğer yanda Rusya, bunlara mukabil Çin önemli. İlâveten; Almanya, Fransa, İsveç gibi bazı Avrupa ülkeleri ile Brezilya, Hindistan ve İran da bu silah üzerinde araştırmalar yapan ve bol sıfırlı fonlar ayıran ülkeler olarak konuyla ilgili kaynaklarda göze çarpıyor.

Meselenin kökünde politik kaygı, ideolojik çatışma (ki bu vurgu ABD’nin “resmî” ağzıdır, kendi aralarında daha sert bir ifadeyle “İDEOLOJİK DÜŞMAN” tabirini kullanırlar) ve dünya paylaşımı yatması hasebiyle, ABD'deki “Zihin Kontrolü” ile alâkalı yayınlarda, hükümetin en çok ilgi (ve kaygı!) ile izlediği ülkeler olarak Çin ve İran gösteriliyor. Tabiatıyla, ülke ülke zihin kontrolü konusunu kurcalarken, en çok malzeme bulma şansımız olan ülke, ABD. Diğer ülkelerle ilgili olarak (şimdilik) daha az sayıda yazı ve dokümana ulaşsak da, bunları ABD'nin başka ülkelerde zihin kontrolü silahlarının geliştirilmesi konusunda duyduğu endişe ve rahatsızlığı ifade eden resmî veya gayri resmî yayınlardan süzme şansı doğuyor.

“Elektromanyetik Zihin Kontrolü” teknik ve teknolojisi üzerindeki ülkelerarası silahlanma yarışını ve “ideolojik çatışma” vurgusunu delillendirmek bâbında, 2 Ekim 2008 tarihinde Washington Times'da çıkan Kelly Hearn imzalı bir makaleyi örnek gösterebiliriz.

Pentagon'un kaygıları olarak: Çin ve İran'ın nörolojik (beyin ve sinirle alâkalı) silah geliştirme sahasında işbirliği ve yardımlaşma hâlinde oldukları; ABD’nin ideolojik düşmanı olan bu ülkelerin yeni nöro-silahların üretimi ve geliştirilmesi için anlaşmaya vardıkları; beyin ve sinir sistemleri üzerinde etkili böylesi silahların geliştirilmesi üzerinde iki ideolojik düşman ülkenin işbirliği yapmasının ABD çıkarlarına ters gelişmeler olduğu ve önlem alınması lâzım geldiği çerçevesinde bir makaleydi Hearn’in yazdığı.

Söz konusu makalede, yetkililerin "Yabancı Teknolojik Sürprizler" ismi altında gizli bir panel düzenlediği, konunun uzmanı 16 bilim adamının iştirakiyle gerçekleşen toplantıda hükümetin mevzu ile ilgili bilgilendirildiği ve yapılması gerekenlerin masaya yatırıldığı ifade ediliyor. Katılımcı bilim adamları bahsinde ismi geçen kişiler arasında belki en dikkat çekici olanıysa, 16 kişilik heyetin de başkanı olan Christopher C. Green. Makalede elbette “zihin kontrolü” kelimesi zikredilmiyor; bunun yerine “noröloji, beyin, sinir” gibi kelimeler kullanılıyor. Ancak Green, “Millî Güvenlik”le ilgili olarak eskiden beri paranormal ve zihin kontrolü çalışmalarında ismi geçen, 1969'da CIA'nın Bilim ve Teknoloji bölümü için çalışmış, etkili bir isim. [4]

Bugün, TELEGRAM Silahı konusundaki resmî tavrı ile sadece kendi ülkesini değil, neredeyse tüm dünyayı "laboratuvara çevirme gayretindeki ABD’de, Amerikan devletine ağır suçlamalar yönelten makale ve raporlar ard arda yayınlanıyor. Buna ciddi ve çarpıcı bir misal olarak, Sonoma State Üniversitesi’nin desteklediği bir proje çerçevesinde Aralık 2006’da tamamlanan ve "ABD'de Elektromanyetik Silah Araştırmaları ve İnsan Hakları İhlalleri Tarihi Üzerine" (A Study of the History of US Intelligence Community Human Rights Violations & Continuing Research in Electromagnetic Weapons) başlığıyla Peter Phillips, Lew Brown ve Bridget Thornton tarafından kaleme alınan akademik bir çalışmayı gösterebiliriz. [5]

Türkiye’de Timaş Yayınevi tarafından İstihbaratta Beyin Yıkama –Beyin Kontrolü- adıyla yayınlanan Mind Controllers adlı eserin sahibi Dr. Armen Victorian’ın da belirttiği gibi, ABD ve Avrupa ülkelerinde zihin kontrolü konusunda herhangi bir tepki ortaya koyan kişi ve örgütlerin her zaman önleri kesilmeye çalışılmıştır. Tespit, bugün de aynen geçerlidir. Fakat artık mızrağın çuvala sığmadığı da görülüyor. Buna misal bâbında aşağıda aktaracağımız metin, ABD’de NSA'ya (National Security Agency - Millî Güvenlik Teşkilatı) karşı açılmış –bilinen- tek davayı ve zihin kontrolü ile alâkalı teknikleri de ihtiva etmesi bakımından önemlidir:

- «MİLLÎ GÜVENLİK TEŞKİLATI’NIN ELEKTROMANYETİK BEYİN UYARIMINI KULLANMASI: Millî Güvenlik Teşkilatı, “Sinyal İstihbaratı”, “Uzaktan Nöral (Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için, “Elektromanyetik Beyin Uyarımı”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektromanyetik alan) radyasyonu üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve geliştirmeyi ihtiva eden 1950’li yılların MKULTRA programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme hâlindedir.

Elde edilen gizli teknoloji, Millî Güvenlik arşivlerinde, “radyoaktifliği ve nükleer patlamaları ihtiva etmeyen ve çevrede bulunan bir kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir şekilde) yayılan elektromanyetik dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işınım İstihbaratı” olarak sınıflandırılır. Amerikan yönetiminin diğer elektronik mücadele programları gibi, bu Sinyal İstihbaratı teknolojisi de, gizli olarak yürütülmekte ve muhafaza edilmektedir. Millî Güvenlik Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut bilgileri denetlemekte ve ilmî araştırmaları halktan gizlemektedir. Aynı zamanda bu teknolojiyi gizli tutmak için uluslararası istihbarat anlaşmaları da vardır.

NSA, insandaki elektrikî faaliyetleri uzak mesafeden analiz eden hususî elektronik teçhizata sahiptir.

NSA bilgisayarında üretilen beyin plânlaması, beyindeki elektrikî faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir. Millî güvenlik gayesiyle NSA, binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir. Elektromanyetik alanla “Beynin Uyarımı”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak için, meselâ, askerî savaş uçağında ordu tarafından gizlice kullanılmaktadır.

Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Uzaktan Nöral Denetim (Remote Neural Monitoring - RNM), kulağı devre dışı bırakıp ses haberleşmesinin doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, şifrelenmiş sinyalleri beynin işitme korteksine gönderebilir. NSA ajanları, bunu, paranoid şizofrenin karakteristiği olan işitilir halüsinasyonları taklit ederek, kurbanların takatini gizli biçimde kesmek için kullanabilirler.

Uzaktan Nöral Denetim, kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, bir kurbanın beyninin görme korteksindeki elektrik faaliyetlerini plânlayabilir ve kurbanın beynindeki tasavvurları (görüntüleri) bir videonun monitöründe gösterebilir. NSA ajanları, kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görmeyle ilgili hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim, gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görme korteksine görüntü gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler.

UZAKTAN NÖRAL DENETİM YAPAN NSA TEŞKİLATININ KABİLİYETLERİ: Birleşik Devletler’de, 1940’lı yıllardan beri Sinyal İstihbaratı ağı vardır. NSA’nın Fort Meade’deki merkezinde, kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki işitilir-görülür bilgileri -tecavüzkâr olmayan bir biçimde- denetlemek için kullanılan iki yönlü geniş bir Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapılır. Uzaktan Nöral Denetim metodu, gözetim ve yurtiçi istihbarat için esas metottur. Konuşma, üç buudlu ses ve şuuraltı ses, kişinin beyninin işitme korteksine (kulakları by-pass ederek) gönderilebilir ve görüntüler de görme korteksinin içine aktarılabilir. Uzaktan Nöral Denetim, kişinin algılarını, ruh durumunu ve motor kontrolünü değiştirebilir.

Konuşma korteksi - işitme korteksi bağlantısı, istihbarat toplumu için esas haberleşme sistemi oldu. Uzaktan Nöral Denetim, beynin görme-işitme merkeziyle beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında tam bir bağlantıya izin verir.

İŞLEYİŞ TEKNİĞİ: Uzaktan Nöral Denetim, her belirli beyin bölgesinin rezonans frekansının şifresinin çözülmesini gerektirir. Bu frekans, beynin bu özel bölgesine bilgi yüklemek için daha sonra değiştirilir. Değişik beyin bölgelerinin tepki gösterdiği (cevap verdiği) frekans, 3 Hz ile 50 Hz arasında değişmektedir. Sinyal İstihbaratı, sinyalleri bu bant aralığında değiştirir. Bu değiştirilmiş bilgi, şuuraltı seviyesinden algılanabilir seviyeye kadar değişen yoğunluklarda, beyne yerleştirilebilir. Her insan tek bioelektirik rezonans - entrainment frekansları kümesine sahiptir. Bir insanın beynine diğer bir insanın işitme korteksinin frekansında işitilir bilgiler gönderme, bu işitilir bilginin kavranılmaması sonucunu verecektir.

Davacı (eski NSA çalışanı John St. Clair Akwei), Uzaktan Nöral Denetim’den, NSA’nın Fort Meade’deki Kinnecome grubuyla iki yönde Uzaktan Nöral Denetim teması kurarak haberdar oldu.

Onlar, Ekim 1990’dan Mayıs 1991’e kadar, davacıyı tedirgin etmek için üç buudlu Uzaktan Nöral Denetim sesini doğrudan doğruya beyinde kullandılar.

Mayıs 1991’deki gibi davacı ile iki yönlü Uzaktan Nöral Denetim haberleşmeleri vardı ve davacının kabiliyetlerini yok etmek ve kendisine karşı son 12 yılda yaptıkları faaliyetler nedeniyle davacının yetkililere başvurmasını önlemek için Uzaktan Nöral Denetim’i kullandılar. Kinnecome grubunun Ft. Meade’de günde 24 saat çalışan, yaklaşık 100 çalışanı vardır. Davacıyı tecrit etmek için davacıyla temasta bulunan ve beyinleri gizlice dinlenen kişilere de sahiptiler. Bu, şimdiye kadar bir vatandaşın Uzaktan Nöral Denetim ile taciz edilmesine ve bu istihbarat operasyonları metodunu kötüye kullanan NSA personeline karşı dava konusu hâline getirilen ilk olaydır.» [6]

16 Temmuz 1977 tarihli New York Times gazetesindeki bir haber-makalede, "ABD, insanlığı esir edebilecek görünmez silahlar geliştiriyor" (U.S. Develops Invisible Weapons to Enslave Mankind) deniliyordu. Bu haberden sadece bir yıl sonra yayınlanan Walter Bowart imzalı Beyin Kontrol Harekâtı kitabı ise, gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu. Aynen şunları yazıyordu Bowart:

- «Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. ŞİMDİ BU KABİLİYETLERİYLE YENİ TİP BİR HARBE GİRİŞMESİ MÜMKÜNDÜR. Bu harp görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.» [7]

İrlandalı George Farquhar, sadece kendi ülkesinde değil, İngiltere ve Kanada başta olmak üzere birçok ülkede kendisinin elektromanyetik dalgalarla taciz edildiğini söyler ve Hürriyet Projesi (Project Freedom) adlı internet sitesinde şunları dile getirir:

- «İstihbarat Ajanları bu gerçeği açıklamak isteyen kişilerin de itibarını yok etmek için çaba sarf etmektedirler.

Yıllardır askerî ve polis istihbaratı, “Uzaktan Beyin Kontrolü” silahlarının varlığını inkâr etmek için halka yalan söyledi. ABD Ordusu’nun “Körfez Savaşı” sırasında toplu hâlde Irak taburlarına karşı, “Uzaktan Mikrodalga Beyin Kontrolü Silâhları”nı kullandığı, medya (Discovery Kanalı) tarafından açıklandı. Daha da önemlisi, son günlerde Channel 4 televizyonunda yayınlanan “Büyük Birader’in Sevgisi İçin” isimli belgeselde, İngiltere istihbarat ajanlarının toplumun bir bölümünü bu silahlarla hedef aldığı gerçeği gösterildi.

İstihbarat ajanları, “öldürücü olmayan” bu silahların varlığını artık inkâr edememelerine rağmen, bu silâhların, -bir diğer ifadeyle- “Uzaktan Beyin Kontrolü Deneyi”nin toplum üzerinde sürekli olarak ve artarak “davranış manipülasyonu ve suikast” için kullanıldığını inkâr etmeye hâlâ devam edeceklerdir.

Ancak toplumun büyük çoğunluğu en sonunda gerçeği gördüğü zaman, bu askerî ve polis istihbarat hiyerarşisinin otoriteci ve vahşi zihniyetinin gizli biçimde toplumumuzu idaresi altına almasını önleyebileceğiz (mi?). “Uzaktan Beyin Kontrolü Silâhları”nın varlığı ile ilgili gerçek aydınlığa çıktığı zaman, bunların bizim masum toplumumuza karşı kullanılmasını ilgilendiren gerçek de ortaya çıkacaktır. Bu yalnızca bir zaman meselesidir. Schopenhauer şöyle der:

“Tüm gerçek üç safhadan geçer: Birincisi, onunla alay edilir. Sonra, ona karşı şiddetle direnilir. Sonunda, o kendisini aşikâr olarak belli eder.”  [8]

 

İNTİHAR EDEN ALMAN TELEGRAM KURBANI

 

ABD böyle; ya başka yerler? Cevabı tahmin hiç de zor değil. Yaşanan “trajedi”ler hep birbirine benziyor.

Çarpıcı bir örnek olarak, Almanya'da Alman Gizli Servisi BND'nin(Bundesnachrichtendienst) elektromanyetik yolla zihnî ve fizikî tacizi altında olduğunu söyleyen; 2003'ten intihar ettiği 11 Eylül 2007'ye kadar (48 yaşındaydı) medya, hukuk ve siyaset platformlarına defalarca konuyu taşıyan; ancak hiçbirinden herhangi bir netice alamayan Peter Helwig’in acı hikâyesine bakalım şimdi. Ne tuttuğu günlükler, ne vücudundaki elektromanyetik taciz izleri, ne hayatının son devresinde beyninde oluşan tümör, ne konuyu parlamentoya taşıması, ne açık protesto faaliyetleri, evet maalesef hiçbiri işe yaramadı.

Helwig’in trajedisini, onunla ilgili olarak yayınlanan İngilizce bir yazıyı haftalık Baran dergisi için Türkçeye çeviren Akademya yazarı Oğuz Yıldırım’ın tercümesinden takip edelim:

- «TELEGRAM mağdurlarından Peter Helwig’in, ölümünden evvel bir internet sitesine ulaştırdığı ve TELEGRAM işkencesinin nerelere varabildiğine misal olması bakımından çarpıcı bulduğumuz hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz. Metnin İngilizcesine: httpuser.chol.comsmartybbsdownload.phpid=antidew&db=pds01&uid=12&fn=2  adresinden ulaşabilirsiniz.

“(…) Takip edildiğimi 2003 senesinin Haziran ayında fark ettimse de, pek fazla önemsemedim. İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla altı aylığına çalışmak üzere, “BQW GmbH Berlin-Weissensee, Gehringstrasse 39, 13088 Berlin” adresine yönlendirildim. Burada da, işime ve evime gidip gelirken belirli insanlar tarafından takip edildiğimi fark ettim. (…) İşyerinde aksilikler olmaya başlamış, toplu saldırılara maruz kalır olmuştum, birileri fizikî dengemi bozmaya çalışıyordu. Bir keresinde, iş arkadaşlarımdan birinin “Windbeutel” (Alm. Bir çeşit pasta) ikramını kabul ettikten hemen sonra rahatsızlanmış ve eve geldiğimde idrarımın oldukça koyulaştığına şahit olmuştum. Bir başka sefer, termosumdan kahve içtikten sonra kalbimde duyduğum şiddetli çarpıntıyla birlikte tekrar hastalanınca, birilerinin içtiğim şeye birtakım ilaçlar katmış olabileceğinden şüphelendim.

Böylece 2004 Şubat’ında işyerimi değiştirerek; F.U. R Wickeltechnologie GmbH, Langhansstrasse 127-128, 13086 Berlin adresinde çalışmaya başladım. 2004 senesinin Nisan ayında, iş yerimde çalışırken (CNC ustası olarak çalışmaktaydım) fark ettiğim bir şey oldu; tüm vücudum bir ateş içindeymişçesine yanıyordu. Bu yanma hissini bazen kendi aracım haricindeki araçlarda iken de duyuyordum. Bu “sıcak dalga” parmak uçlarımdan başlayarak göğsüme kadar yayılıyordu. Birilerinin bana elektromanyetik dalgalar yoluyla ışınlar gönderdiğinden şüpheleniyordum. Ağrı şeklinde duyduğum bu ışınları vücudumun her yanında hissediyordum. Mezkûr şikâyetlerle bir doktora müracaat ettim ancak herhangi bir teşhis koyamadı. Pek çok kere dairemde tuhaf bir koku aldım. Aynı kokuyu teyzem ve bir komşum da almıştı. Komşularımdan şüphelenerek polise başvurdum. Oturduğum yeri değiştirmem tavsiye edildi.

Mesele hakkında akrabalarıma haber verince, bana inanmamışlar ve kesintisiz süren ağrılarımın asabımı bozduğunu düşünerek beni 5 Haziran 2004’te bir psikiyatriste göndermişlerdi. Gönüllü olarak gittiğim ve GmbH, 04678 Zschadra adresinde bulunan “Clinic Hospital Diaconate Zschadra” hastanesinde 22 Haziran 2004’e kadar kaldım. Hastane ilgililerine maruz kaldığım ışınlardan bahsettim ancak doktorlarca “akıl hastası” olarak ilân edildiğim için buradan ayrıldım. Bu süre zarfında maruz kaldığım radyasyon hâdisesi devam etti ve ellerimde muhtelif yara ve yanık izlerine sebep oldu. Göğsümde, kalbimde, bacaklarımda ve vücudumun diğer bölgelerinde hissettiğim şiddetli sıcaklık dolayısıyla geceleri uyuyamaz hâle gelmiştim. Annem ve küçük kızım, vücudumun ışına tabi tutulan bölgesine dokunduklarında radyasyonun sebep olduğu sıcaklığı hissedebiliyorlardı.

O günlerde, bir günlük tutmaya ve olan biten her şeyi yazmaya başlamıştım. Yazmaya çalıştıkça parmaklarımda oldukça yoğun ağrı ve radyasyon hissediyor ve artık devam edemiyordum. Sırtım ve vücudumun diğer bölgeleri, şiddetli ışına maruz kalıyordu. Tekrar bir doktora müracaat ettim, röntgenimi çekti ancak o da herhangi bir teşhiste bulunamadı.

27 Aralık 2004’te; bu sefer gönüllü olarak değil zorla ve polis “yardımı” ile “Berlin Weissensee, Gartenstrasse1, 13088 Berlin” adresinde bulunan “Joseph-Krankenhaus” hastanesine götürüldüm. 4 Ocak 2005 tarihine kadar burada tutuldum. Yaptığım açlık grevi eylemi neticesinde ve ziyaretime gelen komşularımın benim belirttiğim şikâyetlerin aynısından müşteki olduklarını beyan etmeleri üzerine salıverildim.

24 Ocak 2005’te, benim ve ailemin rızası dışında; Weissensee, 13189 Berlin adresinde bulunan Pankow bölge mahkemesinin 51 XVII 2/05 nolu kararı ve “akıl hastası” olduğum gerekçesi ile tarafıma vasi tayin edildi. 25 Haziran 2005’te aynı mahkeme, verdiği kararı iptal etti.

2005 senesinin Ağustos ayında adresimi değiştirdim, ancak daha ziyade kulaklarımda duymaya başladığım ağrılarla birlikte radyasyona maruz kalma hâdisem devam etti. Kulaklarımda şişlik ve kızarıklığın eşlik ettiği şiddetli ağrılar oluyordu. Çok geçmeden, dairemi birilerinin rızam dışında ziyaret etmekte olduğunu müşahede ettim.

Sürekli olarak kendime, “mevcut Alman bürokrasisi içerisinde, ceza almaksızın masum insanlara işkence edebilme gücünü kim elinde bulundurabilir?” diye soruyordum. Alman Gizli Servisi’nden başka bir cevap bulamadım.

Alman Gizli Servisi BND’nin gerçekleştirdiği elektromanyetik deneylerin kurbanı olduğumu alenen söylemeye başladığımdan beri deneylerin şiddeti öylesine artmıştı ki, artık kendi kendime bu durumla başa çıkabileceğimden şüphe duyar hâle geldim.

O denli radyasyona maruz kalıyordum ki, yüzüm sanki bir maske içerisinde imişçesine kaskatı kesiliyordu. Kısmî amnezi, hafıza kayıpları oluşuyordu. Okuyamıyor ve yazamıyordum. Kulaklarımda gürültüler ve farklı sesler duyuyordum. Bazen kendi hür irademle söylemek istemediğim sözler sarf ediyor, gitmek istemediğim yönlere yönlendiriliyordum. Bu durum, özellikle caddelerde, oldukça tehlikeli bir hâl almıştı. Meselâ, gelmekte olan arabanın altına kendimi atmam gerektiğine dair şoka benzer histen son ânda uyanıyor ve âdeta uçurumun kenarından dönüyordum. Birileri hafızamı kasten bazen siliyor bazen yerine getiriyor, böylece iş yerinde veya metroda kısmî hafıza kayıplarına uğruyordum. Bana ne olduğunu, nerede bulunduğumu hatırlayamaz hâle geliyordum.

2006 yılının Ağustos ayında kendi el yazımla bir şikâyet dilekçesi yazarak CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Partisi) bir yetkilisine teslim ettim. Hemen akabinde kafam şiddetle radyasyona tâbi tutuldu. Işının tesiriyle öyle şiddetli baş ağrıları oluyordu ki, ağrının yoğunluğu ve dayanılmazlığı dolayısıyla çığlık atıyordum. Nefes alamıyor, ayaklarımı düzgün hareket ettiremiyor ve sırtımda dayanılmaz ağrılar duyuyordum. Doktor, ağrı kesici iğneler yaptı. Bacaklarımda ve ellerimde şişlikler oluştu ve beynimde bir tümör tespit edildi. Kalbimde şiddetli ağrı ve ritim bozukluğu oluşmuştu. Bunun üzerine bir uzmana başvurduğumda; kardiyografim ve kan basıncım normal seviyede çıkmış, ancak eve dönüşümde aynı semptomlar tekrar belirmişti.

Boğazımdaki ağrı yemek yememe mani oluyordu. Göz kapaklarımda ve kaşlarımda görmemi tamamen engelleyecek kadar şişlikler oluşmuştu. Yüzümde ve vücudumun diğer bölgelerinde kırmızı noktalara ve kızarıklıklara benzer lekeler oluşmuştu. Vücut ısım sürekli değişiyor, kâh üşüme kâh yanma nöbetleri geçiriyordum.

30 Mart 2006 tarihinde Vait isimli bir doktor (…) vücudumdaki şişlik ve tümörleri tespit etmişti. Bu doktora, hastalığıma Alman Gizli Servisi’nin (BND) sebep olduğunu söylediğimde, muhtelif sebepler ileri sürmüş ve artık tedavimle ilgilenmemişti. Şunu anladım ki, benim gibi Almanya’daki yüzlerce insan da ay

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi 21.8.2011 -Kategori: Mind Control

Dr. Armen Victorian, İngiltere’de yaşayan bir araştırmacı-yazar. Yıllardır zihin kontrolü, şuur yönlendirme, insan zekâsı ve benzeri konularda çalışıyor. Çeşitli insan hakları örgütlerinde, yeni geliştirilen zihin kontrolü silahlarına karşı protesto kampanyaları yürütüyor. Kitapta şöyle bir ithaf yazısı var:

- «Bu kitabı, hangi bayrağın altında yaşıyor olurlarsa olsunlar, devletleri tarafından şuuru ve bedenleri suistimal edilerek, üzerlerinde işkence yapılan, psikolojik ve fizikî acılara maruz bırakılan masum kurbanlara ithaf ediyorum. Yaşadıklarını açıkça ifade eden cesur şahsiyetlere teşekkür ederim. Ve yine masumların yanında insan hakları -ki hâlâ bu hakların çoğu devletler tarafından millî güvenliğin korunması bahanesiyle ihlal ediliyor- adına yer alan kurumlara da saygılarımı sunarım. Şuurun öldürülmesi yahut iğfal edilmesini hiçbir şey telafi edemez.»

Dr. Victorian, “İstihbarat’ta Beyin Yıkama” isimli kitabını, “Bilgi Edinme Hürriyeti Yasası”ndan faydalanarak, ilgili kurumlara yaptığı başvurulardan, taradığı kaynaklardan ve ilgili kişilerle yaptığı görüşmelerden yola çıkarak hazırlamış. Bu anlamda kitap, başvurduğu “kaynaklar” bakımından çok önemli. Bu kaynaklar, yazarın, konuyla ilgili kurum ve şahıslarla yaptığı yazışmalardan elde ettiği mektuplar veya telefon görüşmeleriyle beraber, ulaşılan çeşitli arşivleri de kapsıyor. Kitap da, bir bakıma, bu kaynakların “gövde gösterisi” mahiyetinde. Tabiatıyla çoğu eski tarihli belgelere-bilgilere dayalı bu kaynak taraması, hâlihazırda gelinen safhanın (TELEGRAM’ın) da bir kısım temellerini ve ipuçlarını barındırıyor.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası / B-Yedi isimli –hâlen Baran dergisinde haftalık olarak tefrika edilen- eserinde, kendisine uygulanmakta olan TELEGRAM (Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi) işkencesini anlattığı ve izahını yaptığı meseleler, bu açıdan, Zihin Kontrolü teknikleri ve teknolojisinde gelinen noktayı da göstermektedir. Bu husus önemlidir, çünkü bu konuda yapılan araştırmalar sıklıkla “faraziyeler” üzerinden yürümektedir ki, Mütefekkir Mirzabeyoğlu Ölüm Odası / B-Yedi isimli eseri vasıtasıyla bu “faraziyeler”i ortadan kaldırmaktadır. İlgililerine ve uzmanlarına, başka hiçbir yerde bulamayacakları fikrî, ilmî ve tecrübî bir hazine sunmaktadır.

Tekrar Dr. Victorian’a dönersek, Timaş Yayınları’ndan çıkan İstihbarat’ta Beyin Yıkama adlı eserden yaptığımız bu derlemede yer alan bilgiler, Amerikan istihbarat ve askerî servislerindeki zihin kontrolü deney ve uygulama örneklerinin, kaynaklara dayanarak sunulan bir sergisi mahiyetinde. Türkiye’de “bilgi edinme hürriyeti yasası”nın varlığı bile tartışmalı olduğundan, böyle bir kaynak taraması yapmamız veya herhangi bir istihbarat birimine bu konuda başvuru yapmamız pek mümkün görünmüyor. Gerçi Amerika’da ifşâ olunanlar da “bugün sürmekte olanlar”ın değil, çoğunlukla geçmiş araştırma ve tecrübelerin belgeleri. Kitapta Türkiye’ye yapılan göndermelerse, ancak resmî makamların aydınlatabileceği şeyler. Türkiye şartlarında, Zihin Kontrolü’nün, Salih Mirzabeyoğlu’nun literatüre geçirdiği şekliyle TELEGRAM’ın varlığı hemen herkesin malûmu olduğu hâlde, bu konuda resmî bir merciden herhangi bir bilgi veya belge istemek yahut soru sormak, koskoca bir sükût ile karşılanacaktır. Ölüm Odası / B – Yedi isimli eserinde şöyle diyor Salih Mirzabeyoğlu:

- «Cihaz, resmî olduğu kabul edildikten sonra bir şey yapılıp yapılmadığı meselesi başka, mesuliyeti başka şey, bir de yapılan şeyin cihazına göz yumarak meseleyi burada körlemek başka şey… Şimdiki durumda, ne cihaz, ne de resmiyeti kabul edilmiyor, çünkü bu işkencenin resmîliği manasına geliyor. Ben bu satırları yazarken, NYMPHALAR komik bir lâf ediyor: “Resmî yola başvur!”… Ah! Elektromanyetik dalgaları bir yakalayabilsem ve şu söylediklerini olsun bir duyurabilsem. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” hesabı, kendilerinin ve cihazlarının kılıfı, resmiyetlerinin olmayışı ve resmiyetin bunu böylece kabul etmesinde.» Bu derlemeyi, Mirzabeyoğlu için “gereken” veya “mümkün olan” her şeyin bir ân önce yapılması şuur ve ihtiyacını uyarması amacıyla, değerlendirmenize sunuyoruz. Metin içindeki büyük veya koyu harfle vurgular bize aittir.

 

TELEPATİ, PSİŞİK ARAŞTIRMALAR

 

- «Sovyetlerin kozmonot eğitiminde telepatik yöntemler kullanması daha başından CIA’nın dikkatini çekmişti. Bu yöndeki girişimler 1967 Mart’ında kodlanmış bir telepati mesajının Moskova’dan Leningrad’a gönderilmesiyle (ışınlanarak) başlamıştı.» - «Sözü geçen çalışmalar arasında, Maimonides Tıp Merkezi Rüya Laboratuvarı’nın yaptığı uykuda telepati çalışması da vardı. Çalışmalar uyanık durumda bulunan bir kişiden rüya gören birisine telepati yoluyla iletilen kavram ve imajlarla rüyaların dışarıdan etkilenebileceğini ortaya koyuyordu. Sovyetler de benzer doğrultuda çalışıyordu.»

- «CIA bu konuda çift yönlü bir metot takip etti. Sürekli olarak bu konuda (Psişik Araştırmalar) yeterli bilgi olmadığını iddia ederek, psişik araştırmaları önemsiz göstermişler, fakat gizli olarak 16 yıllık bir zaman dilimi içerisinde psişik çalışmalar için 20 milyon doların üstünde para harcamışlardı.»

- «Stanford Araştırma Enstitüsü telepati çalışmalarını Uzaktan Görme (UG-remote viewing) diye adlandırdı. Bu terim, ilk defa 8 Aralık 1971’de bir toplantıda Newyork’lu homoseksüel artist Ingo Swann ve Dr. Janet Mitchell, Dr. Karlis Osis ve Newyork Psişik Araştırmalar Derneği’nden Dr. Gertrude Schmeidler tarafından kullanılmıştı.»

BİR CİHAZ: ELİPTON

- «DIA (Defence Intelligence Agency–Savunma İstihbarat Ajansı) Raporu:

“Sovyet ve Çeklerin psikotronik silahları mükemmelleştirmeleri, düşmanlarının askerî, elçilik ve güvenlik fonksiyonlarına şiddetli bir tehdit yöneltmekte. Çıkarılan enerji sessiz ve elektronik cihazlarla izlenmesi güç. Sovyetler tesirli biyolojik enerji algılayıcıları geliştirdiklerini ve gerekli enerji kaynağının sadece insan operatörden ibaret olduğunu iddia ediyor.”

Kaynak: “Elektromanyetik Radyasyonun Biyolojik Etkileri (Radyo dalgaları ve kısa dalga) - Avrasya Komünist Ülkeleri”, Savunma İstihbarat Ajansı, Ekim 1976.

Yakın zamanda bulunmuş böyle bir cihaz, Elipton olarak adlandırılmıştır. Bu cihaz hakkında Profesör Vlail Kaznacheyev şunları söylüyor:

“Elipton’un alıcıları göz ve kulaklara tesir eder. Görüntüleri ve sesleri, uzaya, kozmik regülâtörlere doğru ileterek bio-akımlara dönüştürür. Bu sinyaller, hassas alıcı ve dekoderlere (çözücülere) odaklanarak, askerî, ilmî yahut politik istihbarat toplamada kullanılabilir. Hedef (bir insan), bir kere bir istihbarat toplama sistemine veya silahın herhangi bir başka safhasına dâhil edilince, onun kölesi olur. Bu onu, intihar dâhil, her emri icraya hazır olma hâline sevk eder. Elipton’un işte böyle bir gücü vardır.”»

- «Yunuslar üzerinde çalışan ve duyuların bastırılması ve ilaçlar üstüne araştırma yapan Doktor John Lily, Millî Zihin Sağlığı Enstitüsü’nün yöneticisine mühim bir çelişkiyi şöyle dile getiriyordu:

“Dr. Antoine Remond, bizim Paris’teki tekniğimizi kullanarak beyni uyarma metodunun insanlara nörolojik operasyon olmaksızın tatbik edilebildiğini göstermiştir; o, bunu nörocerrahi denetimi olmaksızın Paris’teki ofisinde kendi başına yapıyor. Bu demektir ki, uygun cihazı olan her kişi, bu işi gizlice bir insan üzerinde görünüşte hiçbir iz bırakmayan elektrotlarla yapabilir. Öyle hissediyorum ki, bu teknik, gizli servis ajanlarının ellerine geçecek olursa, bunlar insanoğlunu kontrol edecekler ve yaptıkları hakkında çok az bir iz bırakarak son derece hızlı bir şekilde insanların inançlarını değiştirebilecekler.”»

 

HİPNOZ

 

«Eski bir FBI ajanı olan Arthur J. Ford, büroyu terk edip Lincoln Lawrence adı altında gazetecilik yapmaya başladıktan sonra 1965 yılında yazdığı “Biz Kontrol Edilmiş miyiz?” adlı kitabında, RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) projesini gün ışığına çıkardı. Sistemin nasıl işlediğini şöyle açıklıyordu:

“Bu, radyo nakli ile ortak istekle tetiklenen bir hipnoz seansı sonrası telkinin hayata son derece uyarlanmış bir uygulamasıdır. Bu yenilenen hipnoz durumu aynı radyo kontrol sistemi aracılığıyla kendi kendine yeniden tekrarlanabilir. Kişi hipnoz etkisi altına girer. Bu birçok şekilde hayata geçirilebilir. Bu kişi sonra radyo sinyal üzerinde belirli davranış ve belli tavırlar sergilemesi için programlanır.”»

- «Gazeteci James Moore ve RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) hakkında kaleme alınmış el yazması 350 sayfalık bilgiyi yine bir CIA kaynağından aldığı 1963 tarihli başka bir projeyi sakladığını öne sürdü. Yazıya göre: “Tıbbî olarak bu sinyaller beynin belirli kısımlarına yönlendirilmişti. Beynin bir kısmı, görme, işitme gibi herhangi bir dış kaynaktan küçük bir elektrik akımı aldığında, ortaya bir duygu çıkıyordu. Mesela yaşlı kadını döven birtakım gençlerin görülüşündeki öfke ele alınacak olursa, bu öfkeye benzer bir duygu, dış kaynak tarafından beyninize gönderilen sunî radyo sinyali ile meydana getirilebiliyordu. Ve aniden ortada bir sebep bulunmaksızın, aynı acı öfkeyi hissetmeniz mümkün oluyordu.”» «Stimoceiver’i (uyarıcı-alıcı çip) icat eden Dr. Jose Delgado’ya göre:

“Hymgdala ve hippocampus’taki çeşitli noktaların radyo sinyali ile canlandırılması, dört değişik hasta arasında farklı etkileşimlere sebep oldu. Hoş duygular, neşe, derin düşünceli odaklanma, tuhaf duygular, aşırı rahatlama, renkli görünümler ve başka etkileşim gözlendi.” Bütün bu etkiler, dışarıdan yapılan yönlendirmelerle ortaya çıkarıldı. Delgado’nun 1966’da dediği gibi, daha önceki araştırmalar ve deneylerle beraber bu çalışmalar; “nihayetinde hareket, duygu ve davranışları elektronik güçler ile yönlendirebilmenin hoş olmayan sonuçlarını ortaya seriyor ve insanların robot gibi tuşlarla kontrol edilebilir olduğu görüşünü destekliyordu.”»

 

HAFIZA SİLME

 

- «Bunlar yetmezmiş gibi EDOM (Hafızanın Elektrikle Eritilmesi), RHIC’nin (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) yeni bir şekli olarak ortaya çıkmıştı. EDOM bir kişide “kayıp zaman” duygusu oluşturuyor veya hafızanın kısmî olarak silinmesine sebep oluyordu. Bu sonuca, aşırı dozda acetochaline vasıtasıyla bir kısım beyin hücrelerinin bazılarının basit bir şekilde engellenmesiyle veya elektronik “kitleme” ile ulaşmak mümkün olabiliyordu. Yine bu metotla, metabolizmada gerçekleşen kimi kimyevî oluşumların meydana getirmesi gereken sinir sistemi hareketleri durdurulabiliyor. Bu kimyevî tekniğin yanı sıra, elektromanyetizma ve mikrodalgalar da “kayıp zaman” etkisi doğurmak için kullanılabiliyor. Ve yine EDOM, uzaktan hipnotizma etkisi oluşturulmasında kullanılan araçlardan biri olarak göze çarpıyor.

Lincoln Lawrance’in CIA’deki kaynağı, EDOM hakkında bazı korkutucu bilgileri ifşâ etmişti:

“Artık insan vücudu içinde kolayca gezinebilir küçük bir EDOM jeneratör-verici kullanılmaktadır. Bu bir insanla en küçük bir temas esnasında –sıradan bir el sıkışma ve hatta sadece bir dokunma- dokunan kişinin kısa bir süre için zaman algılamasını bozacak küçük bir elektronik yükü ve son derece hızlı bir sinyal tonu nakledilir.”

Bu metotlar sayesinde –RHIC ve EDOM- bir insanın zihnine istenilen her türlü telkin iletilebilir veya kişinin hafızasında kayıtlı bulunan herhangi bir olay hakkındaki bilgiler silinebilir. Bu sonuçlar belli kelimelerle (veya basit davranış dizisiyle) hafızada yüklü “komut-emirler” ile elde edilebilmektedir. İlgili anahtar komut-emirler ise, kişinin zekâ derecesine bakılmaksızın ve emrin uygunluğu veya mantıklı olup olmadığı hakkında herhangi bir sorgulama gerçekleştirilmeden belirlenmektedir. Sonuç itibariyle, dışarıdan böylesi bir etkiye maruz bırakılan insan, hareket ve davranışlarını körü körüne denilebilecek tarzda, herhangi bir tehlikeyi dikkate almaksızın sergileyebilmektedir.

CIA kaynaklı başka bir belgeye göre, insanlar bu tarz sistemli yönlendirmelerle intihar(kendini imha etme) emirlerine dahi itaat edebilirler. Böylesi emirler ve onlara gösterilen itaat, genellikle insanın önceden programlanmış görevinin sona ermesi durumunda söz konusu olabiliyordu. Ama herhangi bir sebepten dolayı kişi kontrolden çıkarsa, “kendi kendini yok etme” mekanizması, görevi sona erdirilmeden önce de tetiklenebilirdi. Bu metot profesyonelce planlanır ve hayata geçirilebilir ve uzman istihbaratçılara hiçbir ipucu bırakılmayabilirdi!»

 

İNSAN DAVRANIŞININ DEĞİŞTİRİLMESİ

 

- «1950’den beri tekrarlanan çalışmalar sonucunda, insan davranışlarının, işitme korteksinin uyarılması, tehlikesiz doku ısınması oluşturulması, beyin ritminin modifiye edilmesi ve mikrodalgaların başka birçok biyolojik uygulamalarıyla değiştirilebileceği ve istenen tarzda yönlendirilebileceği tespit edilmişti. Bunun başarılabilmesi için gerekli olan enerji miktarı, 1 km’den daha fazla uzaklıkta ve 600 metre yükseklikte duran bir böceği bile algılayabilen radarlarda kullanılan enerji miktarına eşitti. İşte bunun için radar tipi enerjinin bir kişi veya kalabalık üzerine odaklanabilen bir silah olarak kullanılması mümkün olabilirdi.

Elektromanyetik (EM) enerjinin biyobilimlerde kullanılması oldukça yeni sayılabilecek bir gelişme sayılsa da, biyoelektirik araştırmalarının tarihi, Galvani ve Volta’nın kurbağanın ayaklarını elektrik akımıyla uyarmayı hedefleyen araştırmalar yaptıkları 1786 tarihine kadar uzanıyor. Direkt olarak elektrotları kullanan ilk bilim adamı olan Von Zeyneck tarafından yüksek frekans akımıyla vücudun ısıtılması anlamına gelen “diatermi” terimi ise 1908’de üretilmişti.» - «1946 yılına gelindiğinde, J. E. Nyrop, ısıtma etkisi olmadığı hâlde kısa vuruşlu elektromanyetik (EM) radyasyon oluşturulmasıyla bakterilerin, virüslerin ve dokuların üzerinde özel bir etki oluştuğunu kaydetmişti. Elektromanyetik enerjisi kullanarak insan zihnini manipüle etme yönünde ilk adımı atan öncüler, kendilerinden sonra geleceklere daha ayrıntılı araştırmaların sürdürüleceği yeni bir dönemin kapısını açmışlardı. Daha henüz 1961’e gelinmemişti ki, Dr. Ellen H. Frey’in ortaya koyduğu bir araştırma, bilim çevrelerini radyo frekans (RF) enerjisinin doku kültürünün ısıtılmasından çok daha ileri maksatlar için kullanılabilir olduğuna ikna etti.» - «Sinir cerrahı W. Penfield, Hess’in bulduklarını bir adım daha ileriye taşıdı. Elektrik akımını, beyin ameliyatları esnasında beyin dışındaki bölgeyi uyarmak için kullandı. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Bu metodun kullanıldığı epilepsi hastaları, geçmişte yaşadıklarının tamamını yeniden hissetmişlerdi.»

- «Radiestezi, insanların elektromanyetik enerji meydana çıkartabilme kabiliyetinin ifade edilmesinde kullanılan bir terimdir. Olağanüstü olaylar üzerinde çalışan NASA’nın uzay uçuşları merkezinden James Beal, hepimizin bedenimizde oluşan elektromanyetik enerji noktalarını ayarlayacağımıza inanmaktadır. Beal, dışarıdan bize gelen enerjinin şiddetli etkilere sahip olduğuna inanıyor; çünkü ona göre, bedenimizdeki hücre, sinir gibi mikro yapıların her biri, kendi çapında küçük ve karmaşık bir elektrik sistemidir.»

- «Ordu için çok geniş uygulama sahası olan yeni bir haberleşme şekli keşfedildi: Radyo dalgaları aracılığıyla beyinle doğrudan haberleşme. 1961 yılında gerçekleştirilen deneyler, radyo frekans (RF) enerjisine yönelik duyma tepkisinin etkisi ve ölçüsünün yüzlerce metreye kadar varabildiğini ispat etti. Taşıyıcı yayının uygun şekilde ayarlanmasıyla, RF enerjisi, “karıncalanma”, baş dönmesi, bulantı ve kusma dâhil, hedef insan üzerinde çeşitli biyolojik etkiler doğurabiliyordu.

RF enerjili elektrotlar kullanılarak, beynin elektrikle uyarılması (BEU) önündeki engeller ortadan kaldırılmış oldu. Şimdi radyo dalgaları kullanılarak BEU ile yapılanlara benzer sonuçları elde etmek mümkün olabilecekti. Bu keşif, Mançurya Adayı’nın oluşturulmasını daha inandırıcı ve gerçekçi kılıyordu. Nabız sayısına ayarlı sinyal gönderici cihazların, gönderilen sinyalle istenilen bilgiyi nakletmeleri artık hayâl olmayacaktı. Hatta beyine herhangi bir kelimeyi göndermek mümkün olabilecekti.»

- «1974 yılına gelindiğinde, California Melano Park’taki Stanford Araştırma Enstitüsü elektronik mühendisi ve sinir fizyoloğu Lawrance Pinneo, elektroensefalografta (EEG) özel komutlarla beyin dalgalarını orantılı ilişki içine koyarak bir kişinin AKLINI OKUYABİLECEK bir bilgisayar sistemi geliştirdi. Günümüzün daha da gelişmiş imkânlarıyla ilerlemiş BEU radyo tekniklerini kullanarak bu fonksiyonu tersine çevirmek de mümkündür. Aklı okuyan bilgisayarlar kavramı artık bir bilim kurgu malzemesi değil. Big Brother hükümetleri tarafından kullanımları da öyle. PsiTech’te görevli Binbaşı Edward Dames, Nisan 1995’te NBC’nin “Diğer Taraf” programında şöyle diyordu: “ABD hükümeti insanlara dışarıdan telkinde bulunan bir sistem geliştirdi.” Dames daha fazla açıklama yapmaktan kaçınmıştı.»

 

ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN SİLAHLAR

 

- «22 Nisan 1993’te, BBC Televizyonu’nun en önemli akşam haberi, öldürücü olmayan bir silah hakkındaydı. Savunma Bakanlığı muhabiri David Shukman, düşmanı belli bir fizikî zarara uğratmadan, dengesini kaybetmesini sağlama ve herhangi bir saldırıya karşı koyamaz hâle getirme anlayışının iki savunucusu (emekli) ABD Ordusu Albayı John B. Alexander ve Janet Morris ile röportaj yapmıştı.

(Janet Morris’in) tezine göre, öldürücü olmayan silahların faydalı olabileceği sahalar, “mahallî ve az şiddetli çatışmalar”dı. (Mahallî tehlikeler, isyanlar, etnik şiddet, terörizm, narkotik suçlar, mahallî olaylar.) Morris ayrıca “taktik ve stratejik planlamayı belirleyerek Amerikan menfaatlerinin dünya üzerinde yayıldığı çok kutuplu bir dünyada” ABD’nin kendi askerî kabiliyetinin, “önceden tespiti zor tehditleri karşılamak için” yeniden şekillendirilmesi gerektiğine inanıyordu.»

- «Texas’taki, Vaco Hâdisesi’ndeki kuşatma esnasında şuuraltı mesajları gönderen “öldürücü olmayan” bir teknik, sapık tarikat lideri David Koresh’i etkilemek için kullanıldı. Başarısız olundu.» [19]

- «1979 yılında Prague Üniversitesi'nde yapılan değişim programına katılan bir Amerikan biyofizikçi bana şöyle demişti:

"Ben Batı Almanya'ya gitmeden hemen önce, bir üniversite öğrencisi süper-kondoktor dalga örnekleri üzerinde (büyük isabetle radyo dalgaları dizen ve hedefe yönelten kriyojenik olarak soğutulan bir cihaz) çalışırken öldürüldü. Şaşırtıcı olan, ardından meydana gelenlerdi. Sovyetler, fizik laboratuvarı duvarını kökten sökerek kriyo-teçhizatını, dalga örneklerini ve başka cihazları Çek-SSCB sınırına yakın bir kaleye yolladılar. Projeye yardım eden diğer profesörlerden, birkaç ay sonra Sovyet bilim adamlarının, bir kilometreden fazla uzaklıktaki keçilerin kafalarında görünüş açılarına bağlı olarak iki kilometre uzaklıktan denge kaybetme ve güçsüz bırakma etkilerini meydana getirebildiklerini öğrendim.”»

 

ZİHİN KONTROL DENEYLERİ

 

- «Gaipten sesler duyduklarını iddia eden zihin kontrolü programlarının bütün muhtemel kurbanları, psikiyatrik yardım almaları tavsiyesi ile oyalanmıştır. Fakat elde edilen deliller, "zihinde sesler" üretebilen teknolojinin var olduğunu söylüyor. Uzun zamandan bu yana geliştirilen teknolojiler vasıtasıyla insan zihnini değiştirme veya etkileme teknikleri, Batıda, özellikle ABD'de askerî ve istihbarat teşkilatlarının çeşitli proje ve programlarının konusu oldu. Şimdi bununla ilgili örneklere bir göz atalım.» [21]

- «Savunma Bakanlığı, artık, çeşitli projeler ve programlar sayesinde şuur değiştirme teknolojisini elde etmiş durumda. Bu tür programların birinin özetinde şöyle denilmektedir: "İnsan zihninin yapısını değiştirme sistemi, tercihen ses gibi farklı frekans ve dalga şekilleri olan çeşitli uyarıcıların eş zamanlı olarak kullanılmasını ihtiva ediyor."

Başka bir programın değerlendirme yazısında ise; "araştırmalar, beynin özel dalga ritimlerini ortaya koyarak ferdin şuur durumunu değiştirmek için beyni uyaran farklı sistemler geliştirmişlerdir." denilmekteydi. Şuuraltına gönderilen “sessiz mesajlar” da olumlu sonuç alınan faaliyetlerdendi. Dr. Oliver M. Lowry, ABD hükümetinin bazen SQUAD olarak da bilinen orduda ve istihbarat birimlerinde Alçak Ses Yayma Tayfı (SSSS) olarak isimlendirilen çeşitli gizli projelerinde görev almıştır. Alçak Ses Ortaklığı'nın Başkanı Edward Tilton, bana yazdığı mektupta; "Sistemin hayli başarılı bir şekilde Çöl Fırtınası Harekâtı’nda (Irak) kullanıldığını” ifade ediyordu. Lowry, böyle bir teknolojinin kullanımına yönelik bir perspektif de sağlamış oluyordu: "Çok alçak veya çok yüksek radyo frekans derecelerinde veya çok yakındaki bir insan kulağının dahi duyamayacağı derecelerde frekans tayfının söz konusu olduğu sessiz haberleşme sistemlerinde, işitilir olmayan gereçlerle frekans yahut sesin, seçilmiş beyinlere ekstra bir uyarıcı oluşturma amacıyla, mesajların güçleri artırılır veya frekansları istenilen şekilde ayarlanır ve böylece ses dağılımı veya titreşim ile haberleşmenin yayılması sağlanır. Ayarlanmış bu nakil cihazlarıyla, istenen mesaj doğrudan gerçek zamanda yayınlanabilir veya dinleyiciye geciktirilmiş veya sonradan tekrarlı yayın yapabilmek için rahat bir şekilde mekanik, manyetik yahut optik haberleşme araçlarına kaydedilip saklanabilir."

İnsanların zihinlerine anlaşılabilir sesleri "enjekte etmek" için, âlet ve uygulama biçimlerinin pek çok yolu denenerek kullanılmıştır. 100 ile 10.000 Mhz dereceleri arasında özel bir dalga çeşidiyle ayarlanmış mikrodalgalar içeren radyo dalga yayıcıları ile sesler herhangi birinin zihnine odaklanabilir. Bu dalga türü, frekans ayarlı patlamalardan oluşuyor. Her patlama on veya yirmi kez, sıkıca birbirine bağlı tek tarz vuruşlardan meydana geliyor. Patlama genişliği 500 nano-saniye ile 100 mikro-saniye arasında gerçekleşiyor. Vuruş genişliği ise 10 nano-saniye ile 1 mikro-saniye arasında meydana geliyor. Patlamalar, zihnine ışın gönderilen kişide duyma kabiliyetini harekete geçirmek için radyo girdisiyle sık sık ayarlanıyor.

Sunî korku oluşturulması ve zihin kontrolü teknolojisinin son safhası, seçilmiş herhangi bir kurbanın veya gerçek bir grubun beyin dalgalarının veya insan EEG'sinin kopyalanmasıdır. Kuvvetli bilgisayarların kullanımıyla, öfke, acı, kaygı, küçümseme, umutsuzluk, şiddet, sıkıntı, kıskançlık, hayâl kırıklığı, üzüntü, suçluluk, nefret, pişmanlık, dargınlık, üzüntü, utanç, aldırışsızlık, kızgınlık, acıma, hiddet, hasret, kin ve şiddet gibi insan duyguları belirlenip EEG sinyalleri içinde "duygu ifade grupları" olarak ayrıldılar. İlgili frekans ve genişlikleri ölçüldü, uygun ve ayrı bir şekilde etiketlendikten sonra, frekans/genişlik grupları birleştirilip başka bir bilgisayarda saklandı.

Sonuç olarak, bu duygu kalıpları alçak ses taşıyıcı frekansların içine yerleştirilip, başka bir insanın zihninde aynı duyguların oluşturulması için kullanılabilecek safhaya gelindi.»

 

MAHKÛM, TUTUKLU, HASTA, ASKER

KOBAYLAR ÜZERİNDE YAPILAN DENEYLER

 

- «86 numaralı diğer bir alt projede ise, Dr. Wallace Chan, yalan makineleri ve konuşulanların doğruluğunu test edebilen benzer sistemlerin kurulabilmesi için CIA fonlarından yararlanmıştı. Kayda alınan tarihsiz bir andıçta Dr. Chan, net kimlik oluşturulmasında gizli işaretleme olarak bilinen sunî yollar öneriyordu. Bu metotlar arasında insanlı radyasyon deneyleri de telaffuz ediliyordu! Daha net bir ifadeyle, yarı ömrüne kadar indirgenmiş radyoizotoplar, insan vücudundaki önceden belirlenmiş bölgelere ışınlanacak yahut enjekte edilecekti. Yine CIA fonlarıyla desteklenen ve sonraları MKSEARCH-3 olarak isimlendirilen MKULTRA 140 nolu alt projesinin CIA danışmanı Dr. James Hamilton, teorik olarak “uyuyanlar laboratuvarı” (sleeperlaboratory) denilen sistemi kurup çalıştırmaya başlayacaktı. Fakat Hamilton bunun yerine, inisiyatifine verilen fonları Vaceville Kaliforniya CEZAEVİ Tıbbî Yardım Enstitüsü'nde, MAHKÛMLAR üzerinde deneyler yapabileceği bir laboratuvarı açmakta kullandı. 30 Mart 1965 tarihli bir mektupta Hamilton, Geschichter Enstitüsü'ne parayı nasıl harcadıklarının ayrıntılı bir dökümünü sunarak şöyle diyordu: "100 MAHKÛM kobay üzerinde yeni bir deney serisini sürdürüyoruz. Kobaylarda radyoaktif iyodin troidi, T-4 ise kandaki kırmızı hücrelerin sayısını artırıyor. Ve daha geliştirmekte olduğumuz pek çok ölçümlerle önceki çalışmalardaki değişkenler arasındaki oran ve ilişkileri ortaya koymaya gayret ediyoruz." Bugün bile Hamilton, MAHKÛMLAR üzerinde yapılan deneyler hakkında kendisine soru sorulduğunda, hiçbir hatırasından söz etmeyerek, olan biteni inkâr yolunu tercih ediyor.»

- «1993 Kasım'ının ortalarında, 42 yaşındaki Eileen Welsome, altı yıllık bir araştırma sonucunda beş insanın hayatını ve ölümünü konu alan bir seri makale yayınladı. Bu beş kişiden biri demiryolu taşıyıcısı, biri inşaat boyacısı, biri marangoz, biri politikacı ve en sonuncusu ise bir inşaat ustasıydı. Hepsi de Amerikan Enerji Bakanlığı tarafından çeşitli ilmî deneylerde para karşılığı kobay olarak kullanılmışlardı. Makaleler, 35 bin tirajı olan ve New Mexico'da çıkartılan Albuquer-que Tribune gazetesinde yayınlanır yayınlanmaz, pek çok millî gazetenin de ilgi odağı hâline geldi.

7 Aralık 1993'de Enerji Bakanı Hazel O'Leary, ilgililere, savaştan bu yana ilmî deneylerde kobay olarak insanların kullanıldığı gizli proje dosyalarının ortaya çıkartılması talimatını verdi. Bakan, programların sayısının inanılmaz derecede fazlalığından ve arkalarında bıraktıkları acılardan tamamen habersizdi. Konuyla ilgili tam OTUZ İKİ MİLYON GİZLİ BELGENİN gün ışığına çıkarılarak yeniden gözden geçirilmesi ve söz konusu kurbanların kayıplarının telafi edilmesi talimatını verdi. O'Leary, çoğu zihnen hasta yahut ölümcül bir hastalığa yakalanmış 800 civarında kişinin başvuracağını tahmin ederken, daha birinci haftada bakanlığı arayanların sayısı ON BİNE ulaşmıştı.» - «Bir başka deneme serisinde, ASKERÎ PERSONELİN yanı sıra çok sayıda sivil de radyasyonun insan bedeni üzerindeki etkisini araştıran deneylerde kobay olarak kullanılmıştır. 1963 ve 1976 yılları arasında, Oregon and Pacific Northwest Foundation Üniversitesi'ne mensup Dr. Carl Heller, Oregon Eyalet TUTUKEVİ'nden 67 MAHKÛMUN hayaları üzerinde iyonlanmış radyasyon deneyi yapmıştı. Benzer denemeler, Washington Üniversitesi'nden C. Alvin Paulsen tarafından 1963-70 yılları arasında radyasyonun üreme üzerine etkisini müşahede etmek için Washington Eyalet HAPİSHÂNESİ’nde tutulan 64 TUTUKLU üzerinde de gerçekleştirildi. Kaynaklara göre, Birleşik Devletler Hükümeti, Soğuk Savaş süresince gazi ve emeklilerin tedavi edildiği 33 farklı HASTAHÂNEDE sayısız radyasyon deneyi gerçekleştirdi. Gazi ve Malûller Dairesi, alaycı bir üslupla, "deneylerin amacı, radyasyonun ASKERÎ PERSONEL üzerindeki etkisini belirlemek ve bazı hastalıkların teşhis ve tedavilerine yardımcı olmak" şeklinde bir açıklama yapmıştı. Aslında aynı kurumdan bazı yetkililer, 1993 Aralık ayında yaptıkları açıklamada, en az on dört kişinin bu tür deneylerde hayatını kaybettiğini açıklamışlardı.» [25]

- «Millî Atom Enerjisi Gaziler Birliği Başkanı Oscar Rosen, nükleer denemelerde kullanılan ASKERÎ PERSONEL sayısının 450 BİN İLÂ 500 BİN arasında değiştiği tahmininde bulunmakta. Buna EK olarak, sayıları YÜZ BİNLERLE ifade edilen KOBAYLAR, Nevada'da Washington Hamford'da ve Idaho Millî Mühendislik Laboratuvarları'nda yürütülen şuurlu radyasyon sızdırma deneylerinin sadece elli mil uzağındaki bölgelere yerleştirilmişti.

Ek 7'de iki belge göze çarpıyordu: 13 Mayıs 1966 tarihli Dr. Charles L. Dunham tarafından “Biyomedikal Çalışmalarda Gönüllü Kobay Kullanımı” başlığı altında hazırlanmış andıç ve Lloyd Bruton'dan AEC'ye yazılmış 26 Mart 1953 tarihini taşıyan bir mektup. Mektupta Llyod Bruton, kobay olarak denemelerde görev almaya gönüllü olduğunu ifade ediyordu. 8 nolu ek belgedeyse, “Bombardıman ve Radyolojik Karşı Ölçümler” koduyla, Stanford Araştırma Enstitüsü'nün insanlı deneyler yaptığına işaret ediliyordu. Enerji Bakanlığı'nın iddialarına rağmen söz konusu deneyler, sadece 40'lı ve 50'li yıllarda gerçekleştirilmemişti. 1973 yılında bile Federal araştırmacılar, yüksek radyasyonlu çevre şartlarında oluşabilecek riskleri müşahede etmek amacıyla Washington ve Oregon Eyalet HAPİSHÂNELERİ'nde tutulan MAHKÛMLARI yüksek dozlarda radyasyona maruz bırakan deneylere imza atmışlardı. Maryland Eyaleti sınırları içinde Takoma Park’ta bulunan Enerji ve Çevre Araştırmaları Enstitüsü personelinden Argus Makhijiani'nin açıklamasına göre, "Bu tür denemelerin Birleşik Devletler’in radyolojik saldırı gücünü geliştirmek için tasarlandığına dair sayısız delil ve belge mevcuttur.”»

- «İngiltere'nin yahut diğer ülkelerin denemelerdeki rolleriyle ilgili fazla bir şey bilinmiyor. Atomik Radyasyon Çalışmaları Merkez Başkanı Daniel Burnstein'e göre, "Birleşik Devletler Enerji Bakanlığı'nın bu araştırmalara olan ilgi ve katılımı, tatmin edici bir sonuca ulaşabilmek için olmazsa olmaz şartlardan." Enerji Bakanlığı birimlerince ne maksatlarla kullanıldığı pek belli olmasa da, başka ülkelere pek çok kez radyoaktif izotoplar gönderildiği bilinmekte. AEC belgelerine göre, söz konusu izotopların gönderildiği ülkeler arasında Arjantin, Avustralya, Belçika, Brezilya, Şili, Kolombiya, Küba, Danimarka, Mısır, Finlandiya, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Pakistan, Peru, İspanya, İsviçre, TÜRKİYE, Güney Afrika, İngiltere ve Uruguay yer almakta. Konuyla ilgili bilgi istediğimde, İngiliz Atom Silahları Kurumu, İngiltere'nin herhangi bir insanlı radyasyon deneyi yapmadığını ifade etti.» - «1 Haziran 1951'de, Montreal'daki Ritz Carlton Hotel'de düzenlenen gizli bir toplantı esnasında Kanada ve İngiltere, CIA ile güçlerini birleştirme kararı aldı. Birlikteliğin temelini psikolojik zorlama, fikir ve davranış değişikliği, itiraflar, insan zihnine müdahale, zihnin yok edilmesi, vb. kavramlarla ilişkili araştırmalar oluşturacaktı. Toplantıya katılanlar, askerî, haber alma ve ilmî kurumların oldukça yüksek dereceli temsilcileriydi: Dr. Haskins, Dr. Donald Heba (Kanada'daki Savunma Araştırma Platformu Üniversite Danışmanı), Dr. Ormon Solandt (Başkan, Savunma Araştırma Platformu, Kanada), Dr. Dancy (MI6-İngiltere), Dr. N. W. Morton (Kanada Savunma Araştırma personelinden), Dr. Tyhurst, Komutan Williams ve Sir Henry Tizar (İlmî Politika ve Savunma Araştırma Politikası Komitesi Başkanı, İngiltere Savunma Bakanlığı).

Bu toplantı BLUEBIRD, ARTICHOKE ve MKULTRA projeleri süresince devam ede gelen yakınlaşmanın başlangıcı olmuştu. Bir şekilde gözden kaçıp imha edilmemiş çeşitli MKULTRA ve diğer programlara ait belgelere göre, Kanada Hükümeti, kesinlikle bu programlara iştirak etmişti. Bununla birlikte, İngiltere'nin katılımı, İngiliz Hükümeti’nin gizlilik politikası sebebiyle hep belirsiz kaldı. Ritz Carlton toplantısının hemen başında ele alınan problemli konularla ilgili olarak katılımcıların hepsi görüşlerini belirtti ve sonuçta ortaya aşağıdaki ifadeler çıktı:

Düşünce değişimi konusu esasıyla fertlere has olarak ele alınırken, topluma bakan yönü, sadece davranış değişikliklerine yol açabilecek bir propaganda yahut kamuoyu değişikliği söz konusu olduğunda değerlendirilmeye alınacaktır. Metotları, uygulama vasıtaları; fizikî, nörofizikî, psikolojik yahut fertte fikir ve davranış değişikliği oluşturabilecek diğer tüm araçlardır. 1975 yılına ait bir CIA raporuna göre, bu çok gizli toplantıdan hemen sonraki üç ay içerisinde BLUEBIRD projesi yeniden tasarlandı: Ağustos 1951'de BLUEBIRD projesine ARTICHOKE ismi verildi ve projenin yürütülmesi, OSI yetkililerinden alınıp, Güvenlik Ofisi organizasyon sorumlularına devredildi. Organizasyonun dış haber alma değerlendirilmesi sorumluluğu OSI'nin üzerine kalıyordu; OSI, 1953'te LSD denemelerinin gönüllü ajanlarla yürütülmesi teklifinde bulundu.»

 

TECRİT

 

- «Gönüllü öğrencilerin deney koşullarıyla, diğer SD (His İptali) deneyleri kurbanlarının içinde bulunduğu şartlar gözle görülür biçimde farklıydı. Gönüllülere klimalı bir oda, rahat yataklar ve deneyler süresince kaliteli beslenme imkânı veriliyordu; ayrıca deneyi sona erdirmeyi istemeleri durumunda basabilecekleri bir imdat düğmesi de vardı. Gözlerine loş ışıkta görmelerini sağlayan kar gözlükleri takıyorlardı: "Kobay, kaydedilen propaganda konuşmasını duyup duymadığının kendisine sorulması yahut birtakım önemsenmeyecek minik testler hariç, konuşma hakkına sahip değildi. Diğer bir deyişle, uzun süreli bir mutlak tecrit, kobayı kuşatıyordu.”» [29]

- «Gönüllülere politik yahut dinî inançlarını ters yönde etkileyebilecek hiçbir propaganda programı uygulanmadı: Bunun akılcı olmadığı düşünülmüştü ve ferdin korunması maksadıyla, kısmen zararsız hayaletler, his ötesi algılama yahut Lamark’ın tekâmül teorisi gibi konular, propaganda malzemesi olarak kullanılıyordu. Bu tavizlere rağmen, birkaç gönüllü, alışılmamış görülür ve işitilir halüsinasyonlar görmeye başladı. Ve yine çoğu, uyanma ve uyuma safhalarını artık ayırt edemez olduklarını ifade etmeye başladılar. Cambridge'deki Sağlık Araştırma Merkezi'ne bağlı Uygulamalı Psikoloji Birimi'nde çalışan Dr. Macworth'ün çalışmaları ciddiyetle ele alındı. Macworth, monotonluğun ve sıkıcılığın tecrit ortamında kalan fertlerdeki etkisi üzerine çeşitli veriler elde etmeyi başarmıştı. Daha başka benzer programların varlığı ve üç ülke arasındaki işbirliğinin ileri seviyede olduğu, Dr. Solandt tarafından teyit edilmişti. Böylesi bir doğrulamayı gerçekleştiren Kanadalılar, onlara Amerika ve İngiltere'den bilgi sağlamada yardımcı olmuş olabilirler. Solandt, bir mektubunda şöyle diyordu: “Hebb'in araştırmasının ortaya koyduğuna göre, tecrit edilmiş kişilere propaganda uygulanması, davranışlarda ciddi derecede değişikliklere yol açabilmektedir. Ek olarak, Hebb, bu tarz şartlar altında şahsî baş etme kabiliyetinde ciddi düşüşler gerçekleşirken, halüsinasyon ve şüpheci algılama oranlarında kayda değer artışlar meydana geldiğini de ortaya koymuş."» [30]

- «Resmî belgeler, daha ileri seviyedeki SD (His İptali) araştırmalarının belli başlı üç hedefi olduğunu göstermekte. İlk olarak, uyku hâli ve his iptali etkileşiminin ileri seviyede araştırılabilmesi için daha fazla deneye gerek duyulmakta ve hemen sonra, bu tekniklerin sorgulamada aktif kullanımı gelmektedir. Son olarak da, özel birliklerce yine özel savaş hâli tekniklerinde kullanıma uygun olup olmadıklarının belirlenmesi söz konusu oluyor. İlgili bilginin toplanması askerî birimler sayesinde gerçekleşmiş ve bu birikim, daha sonraki modern psikolojik operasyonlara zemin hazırlamıştır. Meselâ, 9 Ağustos 1971'de İngiliz Hükümeti, epeydir sürdürülen kapsamlı araştırma denemelerinin önündeki tüm engelleri kaldırmıştır. Değişik aralıklarla bu tarz denemelerin terörizm karşıtı olarak politik amaçlarla gerçekleştirildiği hükümet tarafından yalanlansa da, ele geçirilen İrlandalı bağımsızlık yanlılarına, çeşitli deneylerde farklı işkencelerle birlikte “his iptali” testi de uygulanmıştır. Buna ek olarak, bazıları başları üzerinde durdurulurken, kulaklık ve ses kolonlarından yüksek seste gürültüye maruz bırakılıyorlardı. Çıplaktılar, kötü muamele görüyorlar ve yarı aç bırakılıyorlardı. Lord Parker, İrlandalı bağımsızlık yanlılarına uygulanan SD (His İptali) metotlarının, iç güvenliğin de dâhil olduğu bir seri durumla baş edebilmek için savaştan bu yana geliştirilen teknikler olduğunu kabulleniyordu. Söz konusu metotların çoğu, Filistin, Malezya, Kenya, Kıbrıs ve daha sonraları Britanya Kamerun’u (1960-1961), Brunei (1963), Britanya Guyana’sı (1964), Aden (1965-1966) ve İran Körfezi (1970-1971) bölgelerinde gerçekleştirilen iç isyan karşıtı operasyonlarda kullanılmışlardı.»

- «1963 yılında Amerikan Savunma Bakanlığı, İngiltere'nin de katılımcı olarak yer aldığı, psikolojik operasyonlar konulu ilk uluslararası konferansı düzenledi. Konferansta 28 ana başlık incelendi. Aniden patlak veren ve insan hakları örgütlerinin yayınladıkları makalelerle kamuoyunun dikkatini üzerine çektikleri Kuzey İrlanda operasyonları, Uluslararası Af Örgütü'nün, Kanunî Adalet Birliği'nin, Kuzey İrlanda Adalet Temsilciler Meclisi'nin ve Avrupa Topluluğu İnsan Hakları Mahkemesi'nin operasyona müdahale etmesini sağladı. Kurbanların şikâyetleri de dinlenecek ve zararlarının telafisi yoluna gidilecekti. İnsanlık dışı pek çok denemeye tâbi tutulduktan sonra terörizmle suçlanan çok sayıda bağımsızlık yanlısı, hiçbir cezaya çarptırılmadan serbest bırakıldılar. İlk safhada kobay olarak kullanılan kurbanların on dördüne, sorgulama esnasında kendilerine yapılan muameleyle ilgili hiçbir şikâyetleri olmadığına dair belgeler imzalattırılmıştı. Kurbanlar bunu çok korktukları yahut kâğıtlardaki muhtevayı tam kavrayamadıkları için yaptıklarını ima eden sözler söylediler. Bu kişilerin çoğu, yıllarca devam eden psikolojik rahatsızlıklar çektiler ve hâlâ da çekiyorlar. Bir kısmı denemelerden kısa süre sonra öldü, birkaçı da tutukluyken ve sorgulama sürerken intihara teşebbüs etti. Sonraları düzenlenen bir Uluslararası Af Örgütü raporu, konuya şöyle yaklaşıyordu: "Soruşturmanın sonucunda, komisyon tüm sorgulamalarda gerçekleştirilen kötü muamelenin derecesinin neredeyse barbarlık düzeyinde olduğuna hükmetmektedir. Ve resmî soruşturma birimi olan Kompton Komitesi’nin kötü muamele soruşturmalarında zalimane tacizlere rastlanmadığı şeklindeki hükmüyle derin bir fikir ayrılığı içindeyiz."» [32]

- «1970'de, Japonya'nın Kyoto şehrinde gerçekleştirilen Dünya Din ve Barış Konferansı’nda, -her dinden temsilciler hazır bulunmuşlardı-, aşağıdaki deklarasyon tüm dünyaya ilan edilmişti:

"Mahkûmlara resmî yönetim organları eliyle gerçekleştirilen işkence ve kötü muameleler, sadece insanlığa karşı işlenmiş suçlardan sayılmayacak, failler aynı zamanda ahlaki kanunlara da karşı gelmiş kabul edileceklerdir."

İngiltere, kısa zamanda psikolojik operasyonlarda uzman ülke sayılarak, değişik yapıda sunumlar ve askerî nitelikli seminerler vermek üzere düzenli olarak başka ülkelere davet edilmeye başlandı. Programların gerçekleştirildiği dikkat çekici yerler arasında Carolina Eyaleti'ndeki Fort Bragg, Arizona'daki Fort Huachuca ve Almanya'daki Rad Tolz bulunuyordu. İngiliz yetkililer, kısa süre için de olsa, PIDE'ye (Portekiz Gizli Polisi) de farklı bilgilendirme programları sunmuşlardı. Bu arada ilginçtir, Latin Amerikan gerillalarına da iç isyan ve işkence tekniklerine yönelik eğitim verildiği ortaya çıktı. Portekiz ordusunun komünist üyeleri, bu gruplar içerisinde oldukça aktifti.

Parlamento Soruşturması’na cevaben, İngiltere Savunma Bakanı Archie Hamilton, aralarında Portekiz'in ve insan hakları ihlalleriyle bilinen Çin, Şili, Irak, Uganda, Güney Kore, Mısır, TÜRKİYE gibi ülkelerin de bulunduğu yüz ülkeye İngiltere'nin değişik türde askerî eğitim sağladığını ifade etmiştir. Bakan'ın Kamboçya'yı da listeye dâhil etmesi gerekiyordu. Bkz. John Pilger'in Kamboçya: Sene 19 adlı kitabı.»

- «HİS İPTALİ DENEMELERİ Wakefield ve Wormwood Scrubs MAHKÛM KONTROL ÜNİTELERİ tarafından da kullanılmışlardı. İngiliz İçişleri yetkilileri, işin özünü ve varlığını çok gizli bir şekilde MAHKÛMLARDAN saklamışlardı. Ağustos 1974'te Wake Field’teki kontrol birimi, ilk görev alan ünite olmuştu. Belirlenen konsept, HAPİSHÂNE yönetimine sürekli sorun çıkaran mahkûmların his iptali DENEYLERİYLE dirençlerinin kırılmasıydı. Kasım 1974'te The Sunday Times iç haberler grubu, bu birimleri hedefleriyle birlikte ifşa eden yayınlar yaptı. Kamuoyunun yoğun baskı ve eleştirisi nedeniyle İngiliz hükümeti, bu birimleri dağıtmak zorunda kaldı. Kişilerin hislerinin iptal edilmesine yönelik deneyler, genel olarak iki safhada gerçekleştiriliyordu. Odaktaki hedef, hissin tamamen iptal edilmesiydi. İlk 90 gün boyunca, kobaya neredeyse hiçbir haberleşme imkânının tanınmadığı bir tecrit rejimi uygulanıyordu. Mahkûm ve gardiyanlar arasında konuşmak yasaklanmıştı; sadece el ve yüz hareketleriyle anlaşabilmelerine izin vardı. Kurban bunda başarıya ulaşırsa, sınırlı ölçüde bir haberleşme imkânına kavuşuyordu. Başarısızlık hâlinde, ilk safha sürekli tekrar ediliyordu. Tutukevleri Sağlık Hizmetleri eski müdürlerinden Dr. Pcikering, onca kurbanın psikolojik olarak yaralanıp elle tutulur hiçbir neticeye ulaşılamaması sonucu, 20 Mayıs 1976'da BBC'de kendisiyle yapılan bir söyleşi programında kontrol birimlerinin bir hata olduğunu söyleyecekti. 1974'te ilk kurban olan John Manterson işkenceye maruz kalırken Dr. Pickering'in görevde olduğunu hatırlarsak, bu sözlerin ne kadar ironik olduğu ortaya çıkar. Hâlbuki o zamanlar içişleri sekreteri olan Roy Jenkins, bu birimleri ve gerçekleştirilen operasyonları açıkça destekliyordu. “Ben” diyordu, “ilgili görevlilerin ve prosedürlerin kontrol birimlerindeki tutukluları en iyi şartlarda gözettiklerine dair hiçbir kuşku duymadım. Wakefield'in iyi eğitim görmüş kadrosu, bu işi kusursuz halletmiştir.” Bir yıl sonra bile inatla, “vali ve ilgililerin dikkatle yaptıkları incelemeler sonucunda his iptali, zulüm yahut şiddet uygulamasına dair kamuoyuna yansıdığı üzere herhangi bir müşahhas veriye rastlanmadığı hususunda huzur içindeyim, herkes üzerine düşeni profesyonelce yerine getirmiştir.” diyebiliyordu. 1951'de Ritz Carlton Oteli'nde atılan tohumlar 1971'deki Ulster Deneyi kobaylarıyla tam meyvesini vermişti. Robert Daly'nin vurguladığı şekliyle, “Kuzey İrlanda bölgesinde yürütülen his iptali uygulamaları bir paket programdı ve kendi içinde bir bütünlüğe sahipti. Gece yarısı aniden uyandırılarak dövülme, bulunulan yer ve zamanın meçhulleştirilmesi, yalan ve küfüre maruz bırakılma, ‘çözülme işlemi’nin parçalarıydı; dehşete düşürme ve küçük düşürme uygulamalarıyla tüm psikolojik savunma mekanizmalarının devreden çıkarılması öngörülüyordu. Şahsın çırılçıplak resimlerinin çekilmesi, kaçarken idrarını çıkarmaya zorlama, tuvalete gitmeye izin verilmemesi, değişik sadizm uygulamaları ve cinsî tacizin her çeşidi söz konusu olabiliyordu.”» [34]

- «İngiltere de, CIA gibi, ZİHİN KONTROL OPERASYONLARINDA, GÖNÜLLÜ OLMAYAN KOBAYLAR ÜZERİNDE LSD GİBİ HALÜSİNASYON OLUŞTURUCU MADDELER KULLANMIŞTI. Uluslararası Af Örgütü'nün görüştüğü, bir zamanlar TUTUKLU olan İrlandalı bağımsızlık yanlıları ile ilgili raporlarda şöyle ifadeler vardı: “Mr. Murphy kendisine ikram edilen çayı içtikten sonra duvarda kimi imajlar gördüğünü söyledi.”, “Mr. Bradley de bir fincan çay içtikten sonra çeşitli halüsinasyonlar gördüğünü ifade etmişti.» [35]

- «NÜRNBERG MAHKEMELERİ, NAZİ ALMANYASI'NIN, YAHUDİ TOPLAMA KAMPLARINDA TUTULAN YAHUDİLER KADAR DİĞER ÜLKELERE AİT SAVAŞ ESİRLERİNİ DE ÇEŞİTLİ ZİHİN KONTROL DENEYLERİNDE KOBAY OLARAK KULLANDIĞINI ORTAYA ÇIKARMIŞTI. Mahkemelerin sonucunda, 23 Alman doktor suçlu bulundu ve bir daha asla bu tür deneylerde insanların kobay olarak kullanılmaması hükme bağlandı. Açıkça görüldüğü gibi, ne Moskova mahkemelerinde işlemedikleri suçları itiraf eden mahkûmların ne de Kore Savaşı'ndan sonra yargı önüne çıkarılan ve kendilerine POW adı verilen sanıkların durumu, yeterince uyarıcı olmuştu. Tam tersine, bu tür mahkeme ve davalar, Batılı istihbarat servislerinin insan zihnini kontrol edebilme ve değiştirebilme metotlarını araştırma ve geliştirme konusuna yönelik ilgisini daha da arttırmıştı.» [36]

- «Amerikan Gizli Servisi’ne ait dosyalardan biri, [kobay] Verney’lerin düştüğü kötü durumla ilgili olarak (...) şu yorumları yapıyordu: “Kendisine, modül ayarları iyi yapılmış düşük güçte mikrodalgalar gönderilen kişilerin başlarının içinde veya tam ortasında vızıltı, tik-tak, yahut tıslama duygusu oluştuğu bildirilmektedir. Söz konusu oluşumun gerçekleşmesi için 0,4-3,0 Ghz frekansında santimetreye göre ayarlanan ortalama güç yoğunluğunda dalgaların gönderilmesi yeterli olmaktadır. Hatta vuruş ve ritim ayarları iyice netleştirildiğinde, anlamlı bir konuşma duygusu bile sağlanabilmektedir. Bu tekniklerin, uygulama sahasının genişletilerek askerî amaçlara hizmet edecek tarzda kullanılabilmesi için temel prensiplerin geliştirilmesi gerekli. Buna götüren en önemli sebepler arasında, metodun kamuflaj yahut hedef saptırma operasyonlarındaki kullanım imkânı sayılabileceği gibi, böylesi bir mikrodalga uygulamasına maruz kalındığında ne tür güvenlik tedbirlerinin alınabileceğinin de netleştirilmesi ihtiyacıdır.” (Oscar, Kenneth J. Amerikan Ordusu Manevra Teçhizat Araştırma ve Geliştirme Komutanlığı - Fort Belvoir, VA) Bay ve Bayan Verney kendilerinin oldukça uzun bir süre, bir seri iyonlamasız zararlı radyasyon ışınlarına ve çok düşük frekansta mikrodalgalara (VLF) maruz bırakıldıklarına inandılar. Aynı zamanda 7-8 kez hedef olarak kullanıldıkları elektromanyetik dalga saldırıları gerçekleştirildi.

Verney'ler, 1984 Ocak'ında Dargle Kulübesi'nden ayrıldıktan sonra doğruca İskoçya’ya geçtiler. Kendilerini o kadar yoğun miktarda radyasyona maruz kalmış hissediyorlardı ki, âdeta artık radyoaktiviteye karşı bir tür özel duyarlılık geliştirmişlerdi. Öyle ki Bay Verney, vücudunun bir mil uzaklıktaki bir jeneratörü bile algılayabildiğini söylüyordu: "GARİP BİR ŞEY BU. BAZEN ÖYLE OLUYOR Kİ, BEDENİNİZİ CAYIR CAYIR YANIYOR SANIYORSUNUZ" şeklinde duygularını ifade ediyordu.» - «ZIHİN, ruh, nefis gibi fizikî olmayan şeylerin varlığına inanmayanların, bunların varlığıyla ilgili sağlam deliller sunulana kadar duyu ötesi algılamaya (Extrasensory perception-ESP) da inanmamaları gerekir. Duyu ötesi algılama (DÖA) ile insanın gelecek, geçmiş veya şimdiki zaman hakkında, bilinen beş duyu kullanılmaksızın bilgi edinebilmesine işaret edilmektedir. (DÖA) terimi ilk defa, bir zamanlar dünyanın ilk parapsikoloji bölümü başkanı J. B. Rhine tarafından kullanılmıştı. Rhine, İnsan Tabiatını Araştırma Vakfı'nı (İTAV) ve buna bağlı olarak New Durham, NC'de, kampüs dışında bir parapsikoloji enstitüsü kurmuştu. Bu enstitü, Durham 1980'de öldükten sonra da faaliyetine devam etmiştir.» Derleyen: Gülçin Şenel

http://yeniakademya.org/yazarkonu-40-gulcin_senel-377- amerikan_istihbarat_belgelerinde__zihin_kontrolu_ve_yonlendirmesi.html

 

 

Bilgi Savaşı 5.7.2011 -Kategori: Teknoloji

 

Beyin sürekli değişip, güncellenebilen, milyonlarca bilgiyi aynı anda işleme becerisine sahip yaşayan bir bilgisayar gibidir. Yapısını anlamak, kendimizi anlamaktır. Beyin pek çok biçimde bozulabilir ve bu bozukluk ruhsal hastalıklarla sonuçlanabilir. Dolayısıyla beyni oluşturan unsurları, nasıl çalıştığını, nasıl korunacağını, nasıl güncelleyip en az hasarla düzgün bir şekilde çalıştıracağımızı bilmek zorundayız. (http://www.beyinrehberi.com/ExPage3.asp)

Beyin hâlâ tam anlamıyla çözülemeyen bir organdır. Onu kontrol etmek bir insanı kontrol etmek demektir.

Prof. Dr. Selim Şeker’e göre beyin, dışarıdan yapılabilecek elektromanyetik müdahalelerle yönlendirilebilecek, elektronik bir sistem olarak değerlendirilmelidir.(Özkaya, 2003, sy.75) Beyin işlevlerini yerine getirirken pek çok etmene bağlı olarak çalışır. Dışarıdan gelen her türlü uyarım beyin fonksiyonlarının yerine getirilmesi bakımından oldukça önemlidir. Elektromanyetik müdahalelerde beyni olumsuz etkiler ve bu durumda farklı amaçlı kullanılabilir.

Özellikle beynin kontrolü amacıyla Tesla’dan itibaren pek çok çalışmalar yapılmıştır ve yapılmaya da devam etmektedir. Şeker, bu konuda yapılan çalışmaların eskilere dayandığının ancak modern anlamda bilinen çalışmaların 2.Dünya Savaşında yenilen Almanya’nın bilim adamlarının Rusya ve ABD’ye götürülmeleriyle başladığını ifade etmektedir.

Ancak, zihin kontrol deneyleri konusunda günümüz çalışmalarının ilham kaynağı, çalışmalarını 1969 yılında kitabında yayınlayan İspanyol Dr. Jose Delgado’dur.  (Şimşek, 2005, sy.22) Delgado yayınladığı kitabında; "Duygu ve ifadelerin elektronik olarak insan beynine nakledilmesi olanaklıdır ve insanların tek bir düğmeyle robotlar gibi kontrolü olanaklıdır." ifadesini kullanmaktadır.

Delgado kafasındaki sistemi; "Yakın bir gelecekte insanların insansız makinelerle bir radyo komünikasyon sistemi ve elektronik devre ile takviye edilmiş bir beyin aracılığı ile yönetilmesi mümkün olacaktır." şeklinde fikirlerini açıklamaktadır.

(Özkaya)“Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetler, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Kulağı devre dışı bırakarak, ses haberleşmesinin doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, Uzaktan Nöral Denetim, şifrelenmiş işaretleri, beynin işitme korteksine gönderebilir. NSA ajanları bunu, paranoid şizofreninin karakteristiği olan işitsel halisünasyoları taklit ederek, kurbanların gizli olarak takatini kesmek için kullanabilirler. Kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, Uzaktan Nöral Denetim, bir kurbanın beynindeki görsel korteksteki elektrik faaliyetlerini planlayabilir ve kurbanın beynindeki tasvirleri (görüntüleri) bir videonun monitöründe gösterebilir. NSA ajanları kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görsel hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görsel kortekse görüntü gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler.”

Bu konuda yapılan çalışmalar uzun bir süre, yapan ülkeler tarafından gizli tutulmuştur. Konu hakkındaki ilk belge ise, 1977 yılında İnsan Kaynakları Komitesi Sağlık ve Bilim Araştırmaları Alt Komitesi tarafından hazırlanan raporda, CIA zihin kontrol araştırmaları listesinde MKDELTA, MKULTRA, MKNAOMİ, MKCHKWIT ve MKOFTEN projelerinden bahsedilmesi gösterilebilir.(Keith, 2006,sy.71)

Beyinlere çok farklı biçimlerde müdahale etmek mümkündür. Yapılan çalışmalarda arenadaki bir boğa vücuduna yerleştirilen çipler vasıtasıyla beyninin öfke ve huzur merkezlerine elektrik verilmesi suretiyle, bir kumandanın tuşuna basılarak önce saldırgan daha sonra uysal bir hale sokulmuştur, ya da bir kedi, psiko-motor olarak adlandırılan gazlarla, beyninin korku bölgesinin aktif hale getirilmesi suretiyle bir fareden bile korkması sağlanmıştır.(Özkaya, 2003, sy.60-62)

Mikrodalga silah endüstrisinin en son gelişmeleri konusunda öne sürülenler ise ürkütücüdür. Tüm internet ve cep telefonları ağının mikrodalga silah endüstrisinin etkisi altına girdiği söyleniyor. İddiaya göre, bu teknolojide meydana gelen yeni gelişmelerle artık insan beyni dalgalarının klonlanması söz konusu oluyor.

EEG sinyallerinin içindeki kızgınlık, nefret, kıskançlık, depresyon korku gibi duyguların dalga boylarının tespit edilip bilgisayar aracılığıyla izolasyonu gerçekleştirildikten sonra, seçilen duygu dalgasının başka bir insan beynine klonlanmasının mümkün olabileceği söyleniyor. Mikrodalga silahlarının geliştirilmesinin ilk aşaması beyne yerleştirilen mikro devreler aracılığıyla beynin kontrolü ve yönlendirilmesi olmuş, yani elektronik aracılığıyla beyne fiziksel müdahale yollarının araştırılması teknolojik olarak mikrodalga silahların geliştirilmesini sağlamıştır. (Özkaya, 2003, sy.84-85)

1930’larda Hess’in kullandığı, beynin içine çok ince teller sokularak bunların dışarıda kalan uçlarına da, “uyarıcı-alıcı” (stimoceiver) denilen kibrit kutusu büyüklüğündeki cihazlar yerleştirilerek, beynin bu cihazlar yardımıyla uyarılması sağlanıyordu. Günümüz teknolojisinde ise bu iş, 1-2 santimetre boyundaki küçük çiplerle fazlasıyla yerine getirebilmektedir. (Şimşek, 2005, sy.22)

Hatta çağımızda teknolojinin, çip veya beyne sokulmuş elektrotlara ihtiyaç duymadan, belli merkezlerden beyine gönderilen elektromanyetik dalgalar sayesinde kurbanın beyin fonksiyonlarına müdahale edebilecek noktaya geldiği iddia edilmektedir. Aşağıdaki şekil beyin kontrolünde kullanılan yöntemleri ve geri beslemeyi ifade etmektedir. Buna göre saldırgan bunu yapmak için genellikle kurban hakkında bilgiye sahiptir. Yöntemin uygulanması noktasında da yetki ve gerekli teknolojiye sahiptir. Görüldüğü gibi yöntemler elektronik, psikolojik ve sosyal bilimler tabanlıdır.

Bu çalışmalar artık eskisi kadar gizlenen, bilinmez kavramlar değildir. Beyinle ilgili çalışmalar çok farklı alanlarda kullanılmaktadır. Artık bir fuarda bile bu çalışmaların ipuçlarını görebiliriz.

Örneğin, bu sene Comdex Fuarı'nda tanıtılan bir gözlük zihin kontrolü gibi iddialı bir görevi işaret etmektedir. Bu gözlüğü gözünüze taktığınızda oluşturduğu kimi renk, ses ve piksel şekilleriyle sizi yorucu bir günün ardından rahatlatabiliyor.  (Radikal Gazetesi, Beyinkontrol gözlüğü, 09.04.2008)  Benzer bir örneği de 17.04.08’de Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir yazıyı gösterebiliriz. Yazıya göre Pentagon, kullanacağı PCASS adlı, portatif yalan makinesi ile Afganistan’da aradığı kişilere ulaşmayı deneyecek Bu makinenin özelliği sorulan sorulara verilen cevaba göre yeşil, sarı ya da kırmızı ışıkların yanması suretiyle kişinin doğru söylediğini, makinenin kararsız kaldığını ya da kişinin yalan söylediğini belirtmesidir.  Bu makinenin ilginç bir özelliği de 7500 dolar gibi düşük bir maliyetinin olmasıdır.

Ancak üzerinde çalışmalar yapılan ve bazı birimlerce de kullanılan karmaşık yalan makineleri, beyindeki hareketleri inceleyerek sonuca varmaya çalışıyor. Daha önce yapılan çalışmalar, yalan söylenirken beynin yedi, doğruyu söylerken de dört bölgesinde faaliyet olduğunu ortaya koymuştu. Ancak PCASS beyinle ilgili bir analiz yapmıyor. Zihin kontrol operasyonları çok çeşitli yöntem ve teknolojilerle uygulanabilmektedir.

Bu yöntemlerle bir kişi robot haline getirilerek istenildiği gibi yönlendirilebilmekte, hatta kişi intihar ettirilebilmektedir ya da kişiye, istemediği bir şey yaptırılabilmektedir. Ülkemizde de bu çalışmaların üzerlerinde uygulandığını iddia eden kişiler bulunmaktadır.

Bülent Keskin (Yüksek Lisans Tezinden alıntıdır.) http://www.scribd.com/doc/54680627/131/Beyin-Kontrol

 

 

En büyük silah beyin! 18.6.2011 -Kategori: Toplum

 

Komplo teorisi başlıklarına sığdırılmaya çalışılan beyin kontrolünün gerçekliği artık ‘gün gibi’ ortada... Ota çiçeğe, saçma sapan her iddiaya balıklama atlayan medyamız nedense bu konuyu ‘büyütmemeye’ çalıştı bugüne kadar. Devlet her dönem çekimser kaldı. Ya da büyük ihtimalle ‘çekimser bırakıldı’. Oysa tarihimiz ‘teoriler’ üstüne asılanlarla, hapse atılanlarla, hayatı karartılanlarla dolu...

Uçaklar düşüyor, sismik hareketler çoğalıyor, insan davranışları, etik değerleri, alışkanlıkları değişiyor, çok önemli! Görevlerdeki insanlar nasılsa aynı uçakta ya da aynı hafta içinde hep beraber intihar ediyor, intihar mektupları ölümlerinden günler sonra yazılıyor. Bu ülkede çok ciddi şekilde araştırılması gereken Aselsan intiharları var.

İşin başını yine CIA çekiyor gibi görünse de pek çok “gelişmiş” ülke bu deneylere milyonlarca dolar ayırıyor, KGB dâhil dünyanın en büyük istihbarat örgütlerinin, ordularının üst düzey yetkililerinin bir gün ‘dayanamayıp’ yazdıkları itiraf kitapları, Hollywood tepelerindeki cesur üç beş yönetmenin çektiği filmleri artık senaryo olmaktan çıkarıyor.

Obama bile çaresiz kaldı. Kimin, neyin, hangi gücün karşısında, büyük bir soru işareti... Deney üstüne deney yapılan Guantanamo hapishanelerini kapatamıyor. Durumun Nazi Almanya’sından pek farkı yok gibi. Geçenlerde seyrettiğimiz GATA görüntüleri dünya çapındaki çalışmaların yanında masal gibi...

Görüştüğüm bilim adamları ‘biz bir yere kadar konuşabiliriz’ diyor, gazeteciler, araştırmacılar yazdıklarının, anlattıklarının ekranlarda kesilip atıldığını söylüyor. Pazar akşamı Kutup Yıldızı’nda sınırlarımızı zorlayacağız, şu meşhur komplo teorilerinin içine dalacağız. Sonra tahminen televizyona nasıl bu kadar bağlandığımızı, internetin karşısından nasıl kalkamadığımızı, nasıl belli yiyecek ve içeceklere odaklandığımızı, hangi hastalıklara yakalanıp durduğumuzu, günlük yaşamımızda büyükannelerimizden bu yana nelerin değiştiğini önce bolca alaya alarak, biraz daha düşününce gülümseyerek, birkaç ‘yok canım daha neler’ ekleyerek ama eminim hayatın içinde artık zaman zaman ‘acaba mı?’ diyerek sorgulamaya başlayacağız. Umarım.

Evrendeki her şey elektrik dalgaları... atom... Siz de ben de kucağınızdaki kedi, önünüzdeki makarna da... Elektrik dalgalarına şekil veren beyin. Yoksa gözün gördüğü bir şey yok kapkaranlık boşlukta. Rengi, cismi, kokuyu hatta zaman kavramını bile insan beyni üretiyor. (Neyse ki bu bilimsel bir gerçek de gönül rahatlığıyla yazıyorum. Ama bir avuç et parçası bunu nasıl beceriyor o ayrı bir konu tabii...) Ve milyarlarca farklı frekansta elektrik akımı var. Biz sadece belli bir kısmını algılayabiliyoruz. Yarasalar, yunuslar, arılar, kediler, köpekler bizden farklı. İnsanoğlu şimdi o farklı frekansların peşinde. Yakaladıklarını da sağ olsun yine silaha çevirmeye uğraşıyor. Bazı gruplar belli ki başardılar. “Dünya Savunma Sanayii” adı altında sürekli silah üreten ve saldıran birimler sıkı çalışıyor da biz niye korunmaya çalışmıyoruz, niye bu araştırmalara bütçe ayırmıyor, yepyeni birimler kurmuyoruz onu anlamak güç.

Benim anladığım insanoğlu kendi sonunu hazırlıyor! Sanırım dünya üzerinde kalan son ‘medeniyet’ bir avuç insandan ibaret olacak, tek bir ağaç, tek bir balık, bir yağmur tanesi bile kalmadığı gün onlar da zaten hırs ve paranoya içinde delirerek ölecek.

Esra UÇAR Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/150681-zihin-kontrolu-en-buyuk-silah-beyin-makalesi.aspx

 

 

Elektro-Manyetik Dalgaların Gücü 4.5.2011 -Kategori: Teknoloji

 

Beyin kontrolü polisleri; frekans silahları, uzaktan kumandalı mikrodalga, FM ve akustik frekansları kullanan norö-elektromanyetik dalgalar ile uzaktan beyin kontrolü, davranış kontrolü metotları ile masum insanları kontrol ediyor ve saldırılarda bulunuyor. Örneğin; 1974 yılında sesi, ultrasonat değişimi yapan telefon kullanıp ulaştırma denemesi yapıldı. Bu telefonlarla istenirse hedef olunan insan, farkında olmadan hipnotize edilerek değiştirilebilir. Bunun gibi pek çok müşahhas misal vermek mümkün müdür?.. Gökyüzünden beyin kontrolünde hava kuvvetleri radyo sinyalleri yolluyor. Askerî künyeler ile takip yapılıyor. Hakî veya mavi renkler özel seçilmiştir. Bu renkler itici ve çekicidirler. Bunlar etraftaki menfi etkilerden kurtulmak için mi seçilmiştir? Radyo dalgaları veya elektronik sinyalizasyonla uçaklar uzaktan "pilotsuz" idare edilebiliyorsa, cep telefonlarının alıcı, verici hükmünün halleriyle dünyamızın her yerine konuşlandırılan dijital GSM şebekelerinin aktarıcılarının vasıtasıyla dünyanın her yerinde "kontrol" sağlanabiliyor, gerekirse cep telefonlarıyla sinyalizasyon metoduyla "suikastlar" düzenlenebiliyor mu? Elektro manyetik dalgaların bir boyutu olan radyo hipnotik dalgaların parazitel etki yaparak insan beynine odaklanmasıyla hafızalarını ve duygularını etkilediği, zaman kavramını yok ettiği, insanlar üzerinde bir çökkünlük veya cesaretlenme sağlayabildiği kanıtlanmış mıdır?.. Irak savaşında askerlerin savaşı bırakması acaba asrın en donanımlı aleti olan Apaçi helikopterleri ile düşük frekanslı radyo dalgaları ile beyne sesle yapılan etkiyle mi olmuştur?.. Irak savaşında "manyetometre" ile gönderilen bu akustik dalgaların etki alanları ölçülerek de dün Yugoslavya'da bugün Irak'ta insanlar bir kobay olarak kullanılmış mıdır? Dünya güçleri, nöro-elektronik dalgalar konusundaki teknolojileri geliştirmekle meşguller. Örneğin, binlerce kişi sadece beynin nöronlarını, davranış bilimlerini inceliyorlar. İnsan davranışlarının niçinini ve nedenini öğrenmek istiyorlar. Nöronlar, davranışları nasıl etkiler diye bir çaba içindeler. Bu çalışmaların sonuçları da medyada ve bilimsel çevrelerde bilinmekte ve okunmaktadır. Mıknatıs etkisi ile neler yapılabilir. Binalarda oluşturulacak elektro manyetik alanlar neyi, nasıl etkiler. Enerji problemini çözemez mi? Hem de “müspet enerji” olarak.  Televizyon, elektronik manyetik dalgalar ve medya gündemleri ile beyinler yıkanıyor. Bilim adamları bunu makine ile bulmuşlar ve uyguluyorlar. 3746285'i tuşluyor, programın içinde "gereken yapılsın" komutu veriliyor… İnsanın etrafındaki canlılara etki ederek, beyindeki haritası çıkarılmış lazım bölgelere müdahale edilip kapatılıyor, insanlar idare ediliyor… yönlendiriliyor mu acaba?.. Radyo ve elektro manyetik dalgalar ile insanlar etkilenmekte, değişik fikirlere sahip olmaları sağlanmakta ve gerektiği gibi yönlendirilerek mankurt, canavar veya silik nesiller mi yetiştirilmektedir?.. Elektromanyetik frekans sonucunda oluşan radyasyon; tespiti manyetometrelerle bile yapılabilen mesela, 50Hz.- 40KV/m seviyesindeki oluşturulan elektriksel manyetik alanlar insanlık üzerinde ve ülkemizde pek çok kuruluşta neleri ve nereleri etkilemekte? Hatta daha da ileri giderek yaptıkları bu küçük "indüklemelerle" yer küresinde küçük, orta, bazen de istemeden de olsa büyük kırılmalara, yani zelzelelere sebep olabilmekte midirler?.. "Tesla projesini" bununla izah edebilir miyiz? "Tesla projesinin" başlangıçtan bu yana çalışmalarında Türkiye ayağı ve Gölcük depremiyle ilişkisi var mıdır? Gölcük'te ölen yabancı uyruklular bu projeyle alakalı mıdır? Kuzey Anadolu Fay hattının özelliğindeki benzerlik Avrupa ve ABD'deki hangi büyük metropollere kadar uzanmakta? Oralardaki beklenen büyük tehlikeleri önlemek için mi sahipsiz ve teknolojik çalışmaları olmayan, araştırmaları taklitten öteye gitmeyen ülkelerde mi deneniyor yoksa? ABD'nin Türkiye'ye vermediği F-16'ların gizli yazılımları üzerinde çalışan ve peş peşe intihar eden 3 Türk mühendisin ölümüyle ilgili şok bir iddia ortaya atıldı. İddiaya göre, mühendisler beyinlerine gönderilen radyo dalgalarıyla intihara zorlandı

 

Kaynak: Yeni Şafak 10.11.2007

 

F 16'ların ABD tarafından Türkiye'ye verilmeyen gizli yazılımları üzerinde çalışan 3 Türk mühendisin intihar etmeyip suikasta kurban gittiği iddiaları güçleniyor. Yeni istihbarat teknolojisi ve kozmik savaş üzerine pek çok askeri ve sivil stratejik kuruluşta brifingler veren kozmik bilim uzmanı Prof. Dr. Ahmet Maranki, ASELSAN'da çalışan 3 mühendisin peş peşe kuşkulu bir biçimde intihar etmesiyle ilgili Yeni Şafak'a çarpıcı açıklamalarda bulundu. Maranki, ASELSAN'da ABD'nin Türkiye'ye vermek istemediği gizli yazılımlar üzerine çalışan üç mühendisin ölümüyle ilgili, "Bu kişilerin beyinlerine tıpkı biorezinans gibi belirli radyo dalga boyları gönderilerek intihar dürtüsü oluşturulmuş olabilir" dedi.

SİVRİSİNEK ÖRNEĞİ Maranki, evlerde kullanılan elektrikli sivrisinek kovucuların "sineklerin direkt beyinlerinde hasara yol açtığını, anında hiperaktif duruma geçip kaos yaşadıklarını" hatırlatarak, "Şu an tıpta değişik radyo boylarında elektronik dalgalar hastaya uygulanıyor; bu sayede damar açılıyor, beyin tümörü yok ediliyor, düşünce yönlendiriliyor, şuurun açılması ve belirli tepkiler vermesi sağlanıyor vs. O halde bunun tersi neden olmasın?" diye konuştu. Maranki bu dalgaların cep telefonundan, bilgisayardan ve günlük kullanımlı belirli elektronik cihazlardan kişi veya kişilere gönderilebileceğini kaydetti. Maranki, "Belli dalga boyları ihtiva eden frekans içerikli kodlamalarla insanın bedenine ve bilhassa düşüncesine, yani beyine uygulanarak, şuurda bulandırma, kontrol ve yönlendirme yapılmaktadır. Bunun örnekleri dünyada ve Türkiye'de pek çoktur; ama ne yazık ki devletin araştırma, emniyet ve istihbarat birimleri bu bilgilerden yoksundur ve gerekli inceleme yapılamamaktadır" dedi.

 

ABD VE RUSYA'DA VAR

 

ABD ve Rusya'da 15 yıl görev yaptığını hatırlatan Maranki, �Görüp öğrendiklerimizle radyo dalgalarıyla, ses dalgalarıyla, görüntü dalgalarıyla beyin kontrolü ve zihin yönlendirmenin mümkün olduğu görülmüş ve uygulamalarının nasıl yapıldığı tespit edilmiştir. Irak'ta ki 400 bin Saddam’ın ordusunun ne olduğu bilinmemektedir. Pentagon Bosna ve Bağdat'ta bazı yeni teknolojilerin kullanıldığını açıklamaktan çekinmemiştir" diye konuştu. Beyine verilen belirli radyo dalgaları sayesinde kişinin adım adım intihar dürtüsünün kontrolüne girdiğini öne süren Maranki, Türkiye'de de bu tür müdahalelerin yapıldığını kaydetti. Maranki bunlara örnek olarak halen hapiste bulunan Salih Mirzabeyoğlu ile Mehmet Ali Ağca'yı gösteriyor.

Başbilen'in ailesi intihara inanmadı

İlk "intihar" olayı 7 Ağustos 2006'da gerçekleşmiş, 16 Ocak 2007 ve 26 Ocak 2007'de ise yine ASELSAN'da görevli iki mühendis daha "intihar" etmişti. Üç mühendis de ODTÜ mezunu ve ASELSAN'da ABD'nin Türkiye'ye vermediği ve şifrelerinin de çözülmesini istemediği yazılımlar üzerinde çalışıyorlardı. Başbilen'in ailesi intihara inanmayıp, çocuklarının bir cinayete kurban gittiğini öne sürerek, adli makamlara itirazda bulundu. Giz perdesinde son sözü İstanbul Adli Tıp Kurumu söyleyecek. Başbilen'in bilgisayar kayıtları, telefon kayıtları ve üzerinde çalıştığı konular da rapor kapsamına alınabilecek. Diğer iki mühendis Evrim Yançeken (26) ve Halim Ünsem Ünal'ın (31) da ölüm biçimleri de intihar olarak nitelendirilmişti.

ALİ EYVAZ / ANKARA

 

 

Beyine giriş yolu 15.4.2011 -Kategori: Toplum

 

Kadim dünyadan beri insanoğlunun başlıca rüyalarından biridir, beyin okumak, başkalarının düşüncelerini okuyabilmektir. Tıpkı görünmezlik, görünmezlik pelerini gibi... Telepatik olarak zihin okuma yeteneğe sahip olduğu söylenenler, düşünce okumaya yarayan büyüler, aletler, makineler, parapsikolojik, psişik güçler, insiye edilme... Hatta Uzaktan zihin kontrolü makinası. 2007'de geliştirilenden sonra şimdi yeni bir teknolojiden bahsediliyor. ''Azınlık Raporu'' filmindeki gibi bir bilgisayar teknolojisi geliştirilebildi mi bilemiyoruz. Kimi Hollywood senaryolarının gerçek olduğu ve zaman içerisinde bunların günlük hayata sokulduğu hep bir komplo teorisidir. Robot askerlerden, 70'lerin orijinal ''Görevimiz Tehlike'' dizindeki teknolojinin bugün hayatımızda olması gibi pek çok delili de ve tabii ki şehir efsanesi de vardır bu konuda... Doğal olarak Philip K.Dick'in bir öyküsünden beyazperdeye aktardığı ''Azınlık Raporu'' filmindeki gibi bir etik tartışma, herkesin herkesin düşüncesini okuyabilmesinin doğuracağı kaos gibi tartışmalar da var. 2007'de benzer bir uygulamanın varlığı da sansasyonel bir tartışma yaratmıştı.

Bookmark and Share

Resmi olarak açıklanan yeni teknolojinin, rüyaların kaydedilmesi, bilgisayarların düşünce gücüyle kullanılması gibi gelişmelerin başlangıcı olabileceği söyleniyor. Görüntülerin beyinde nasıl kodlandığını modelleyen bilimadamları, zihinde kayıtlı nöral-sinirsel aktiviteleri, deneğin daha önce gördüklerinin görüntüsüne dönüştürmeyi başardı. Pratik uygulamaların hayatımıza girmesi için daha onlarca yıl olduğu söylense bile bu komplo teorisyenlerini ve şehir efsanelerini engellemeyecektir. ABD'de yayınlanan tıp dergisi Neuron'da çıkan habere göre, Kaliforniya Üniversitesi'nde sürdürülen çalışmada fMRI - Funcıtional Magnetic Resonance Imaging - Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme makinesi var. Adından da anlaşılabileceği gibi bir MR cihazı. Gerçek zamanlı bir beyin tarama cihazı olan fMRI, beyne giden kan miktarını ölçülmesini ve deneklerin sinirsel aktivitelerinin izlenmesini sağlıyor. Beynin hangi görüntüyü nasıl kodladığını modellemeyi amaçlayan bilimadamları öncelikle, fMRI makinesine bağlı deneklere her gün karşılaştıkları nesnelerin ve canlıların fotoğraflarını gösterdiler. Deneklerin beyinlerinin fotoğraflara verdikleri tepkiler, bu amaçla geliştirilen özel bir yazılım aracılığıyla kaydedilerek bir hafıza bankası oluşturuldu. İkinci aşamada deneklere başka fotoğraflar gösterildi ve sinir sistemi etkinliğiyle bakılan görüntüler arasında ilişki kurulması sağlandı. Sistem, deneğin baktığı fotoğrafın hangisi olduğunu, 6 milyon görselden oluşan veri tabanı içinden yüksek doğruluk payıyla seçti. Araştırmacılar, bu yeni çalışmanın insanın zihninde canlandırdığı görüntünün eksiksiz olarak bilinebilmesi yolunda önemli bir adım olduğunu, ilerleyen dönemde optik lazer tarayıcılarla ve bilgisayarlar programlarıyla birlikte kullanılabileceğini söylüyor.

 

2007'DE BENZER BİR ÇALIŞMA AÇIKLANMIŞTI

 

2007'de Almanya'daki İnsan ve Beyin Bilimi Enstitüsü ile Londra ve Oxford üniversitelerinden bir grup nöroloğun bilim insanlarının "insan düşüncelerini okuma" çalışmaları başarılı sonuç verdiği açıklanmıştı. Yüksek çözünürlü beyin tarama cihazı kullanarak beynin faaliyetlerini geliştirilen bilgisayar programı aracılığıyla okumayı başardıkları ve buluşun ileride daha karmaşık düşüncelerin okunması için önemli bir adım oluşturduğu söylenmişti. Bu teknikle, beyin kontrollü bilgisayarlar, yapay kol ve ''düşünceyle hareket eden makinalar''ın üretiminde kullanılabilecek. Tekniğin daha da gelişmiş bir versiyonunun, "Azınlık Raporu" (Minority Report) filminde olduğu gibi, suçluların sorgulanmasında va hatta cezaevinden tahliye edilecek mahkûmların ileride yeni suç işleyip işlemeyeceğini saptanmasında kullanılabileceği de varsayılıyordu. Araştırmacıların bundan sonra "insanın aklından geçenlerle gerçek niyetini ayırt etmeyi sağlayacak" yeni bir yöntem geliştirmek için çalışacakları ifade edilmişti. İnsan ve Beyin Bilimi Enstitüsü uzmanı ve araştırmayı yürüten heyetin başkanı Prof. John-Dylan Haynes, geliştirdikleri tekniği anlatırken "Tarama cihazı aracılığıyla beyne bakıyor ve bilgiyi okuyoruz. Bu, karanlıkta meşale aracılığıyla duvardaki yazıyı okumaya benziyor" demişti. Prof. Haynes, "Bu teknik geliyor. Ancak bu konuda etik tartışmaya ihtiyaç var. Çünkü insanların bunu kötü amaçlar için kullanmaları sürpriz olmaz. Bu, birkaç yıl içinde tam anlamıyla önümüze gelecek. Buna hazır olmalıyız" diye konuşmuştu. Cambridge Üniversitesi uzmanlarından Barbara Sahakiyan ise "Biz Azınlık Raporu toplumu haline gelmek istiyor muyuz? Bu öyle bir toplum tipi ki, belki de hiç işlenmeyecek suçlar için önceden önlem alıyor. Söz konusu teknik, iyi ve kötü amaçlar için kullanılabilir. Onun için şimdiden tartışmalı ve sonuçları hesaplanmadan düşüncesizce kullanılmasının önüne geçmeliyiz" demişti.

http://www.konumankeni.com/tekno-bilim/zihin_okuma.html

 

 

Uzaktan zihin denetimi 24.3.2011 -Kategori: Teknoloji

 

Elektromanyetik dalgalar kullanılarak insan zihninin kontrol edilebilmesi oldukça endişe yaratan bir olay. Zihnin, uzaktan ve herhangi bir mikroçip takılmadan da denetlenip izlenmesi mümkün müdür? Doğal beyin frekanslarını taklit eden, düşük frekanslı mikrodalgalar ve düşük ses frekansları kullanılarak, insan davranışlarının uzaktan kontrolü ve yeni teknikler sayesinde beyin dalgalarının elektronik uyarılarla uzaktan değiştirebilirliği merak konusu olmaya devam ediyor.

Mikrodalgalar, iyonize olmayan dalgalardandır ve çok düşük frekanslarda elektromanyetik bir yayın sağlayıp, beyin dalgalarını değiştirerek, insanlarda baş ağrısı, depresyon, öfke ve panik durumları oluşturulabilir. Mikrodalga kaynağın frekansı yükseldikçe, etkisi artar, bu türden bir ışıma, beyni ve organları etkileyebilir. Elektromanyetik ışınımın yoğun olduğu çevrelerde yaşayanların; sinir, huzursuzluk, depresyon ve uyku bozuklukları ortak yakınmaları olarak belirlenmiş, elbette elektromanyetik uyarıların sinir sistemini etkilemesi normal. Zihin kontrolü, bazen, tıpkı telgraf gibi, beynin belirli bölgelerine uzaktan manyetik nokta atışları yaparak ve şifreli elektromanyetik işaretler göndererek de yapılabilir. Uzaktan Nöral Denetim, beyindeki bioelektrik bilginin ve kişinin motor kontrolünün etkilenmesi anlamını taşır.

Beyin dalgalarını uzaktan değiştirmek Uzaktan Zihin Denetimi için, önceden, insan beyninin yayınladığı her tür radyasyon frekansı, titreşim ve tüm değişik duygular kayıt altına alınıp, paket programlar haline getirilerek bilgisayarlara kaydediliyor. Endişe, öfke, dehşet, nefret, karamsarlık hallerinin radyo frekansları kayıtlandıktan sonra, insanlarda ne gibi bir duygu seli başlatmak istiyorsak; o psikolojiye uyan frekanslardaki elektromanyetik dalgaları beyinlerine göndererek, onların duygu ve davranışlarını değiştirip, yönetebilme gücünü sağlamış oluyoruz. 6.6 Hz lik bir frekans, insanlarda depresif ruh halini tetikler. 11 Hz e yakın dalgalar, toplumsal panik, çılgınlık atakları yaymak için ideal aralıklardır. 25 Hz gibi aşırı düşük frekans titreşimleri, uyuşturucu aralıklardır. Belli frekanslardaki değerlerin, alt veya üstündeki sesleri duyamıyoruz, ancak beyin algılıyor. Sesle mesajlar göndermek, görüntülere gömülü işaret ve sembollerle bilinçaltını etkilemek de, gizli telkin metodu olan Subliminal mesajların alanı, bunlar şuuraltı mesaj iletimi için, reklam ve propaganda amaçlı kullanılabiliyor. Hatta psikoakustik sayesinde, müziklere özel cihazlarla telkin mesajları eklenebiliyor. Ayrıca, Nicola Tesla’nın temelini attığı HAARP teknolojisi, Alaska’daki antenleri ile dünyanın elektromanyetik ve sismik alanıyla enerji kuşaklarına müdahil olabilmesinin yanında insan beynini etkileyebilir. İnsan beyni elektromanyetik bir yayın yapar, tüm zihinsel faaliyet, duygu ve hareketlere özgü sinyaller üretir. 4 ayrı tür beyin dalgasını kombine eden beynimiz, uyanık durumda 13-30 hertz ile çalışır, bu Beta dalgaları yükselir ve 30 Hz, devir /sn. üzerinde yayınlanırsa aşırı sinir, endişe, stres belirtileri çıkar. Alfa dalgaları dinlenme modunda 8-12 Hz yayınlanır, konsantrasyon, huzur, gevşeme halidir. Teta dalgaları, 4-8 Hz arası yavaş dalgalanmalardır, uykuya geçiş, meditasyon türünde şuuraltına giriş durumu hazırlarlar. En düşük beyin dalgaları Delta dalgalarıdır, 0.1 ve 3 Hz tam uyku ve ortak bilinç alanına ilişkin temel bölgelerle bağlantıya geçilen birlik halini belirlerler.

Nanoteknoloji ve çipler Elektronik sektörünün yeniliklerinden nanoteknoloji ile saç telinden ince mikroçiplerin üretilebilmesi mümkün. Mikroçipler küçük silikon plakalarının yüzeylerine basılmış elektronik aygıtlar olarak, pirinç tanesinden minik boylarda üretilebiliyor. Uluslararası şirketlerin ürünlerinde, Radyo Frekans Kimliği Mikroçipleri bulunabilir, bu yolla herkes kolayca izlenip, etkilenebilir. Telefon, araba, giysi, aksesuar, eşya alındığında; eğer ürüne çipler yerleştirilmişse, her biri takipte kullanılabilen objeler olabilirler. Kimliklere çipler takılarak, kişinin yerinin belirlenmesi, nanoteknoloji harikası ürünlerle, bilgisayar ve uydu yardımı sayesinde yapılabiliyor. İstenildiğinde, nano destek ve uydularla, eşyaların ölümcül hale getirilmesinin mümkün olabileceği düşünülüyor. Uydu sistemli denetim, ayni anda ve bir kentin her yerinde yayılacak biçimde; objeler üzerinde, bir dizi olayı harekete geçirmeye yarayabilir. Çok satılan, her evde bulunan bir mala, çipler yerleştirilmişse, bunlar uydudan komut verilerek silaha dönüştürülebilir mi? Bu silah, eşyadaki çiplerde bulunan nanotüplerin patlayarak açılması ve içlerindeki gizli radyoaktif bir maddenin veya kimyasalın insanları tehdit etmesi şeklinde çalışabilir mi? Hepsi de komplo teorilerinin konusu, tartışmalı olsalar da, bilime dayanıyor ve bazen teori olmaktan çıkıyor gibi duruyorlar. İlerideki dönemlerde, bu türden teknolojilerin geliştirilmesinin uyandıracağı yankılar ve kullanım erekleri merak konusu olmaya devam ediyor. Bilginin Aydınlığında ve Esen Kalın.

Ferda Ercan Uyulan http://www.egelife.com

 

 

İnsan Zihnini Kontrol Etmek 3.3.2011 -Kategori: Teknoloji

 

HC İmkânsızın Peşinde - Zihin Kontrolü http://www.youtube.com/watch?v=TaGQRLvjSoU

HC İmkânsızın Peşinde - Zihin Kontrolü 2/3 http://www.youtube.com/watch?v=az2KzxwmcAI&feature=related

HC İmkânsızın Peşinde - Zihin Kontrolü 3/3 http://www.youtube.com/watch?v=9DTFHVbPs8Q&feature=related

 

İnsan Zihnini Kontrol Etmek - Nick Begich; - Yakamoz Yayınevi - kitap 

İnsan Zihnini Kontrol Etmek Kitap Özeti ... Kişisel gelişim ya da başkalarını kontrol etme amacıyla insan zihnini manipüle etme düşüncesi, yüzyıllardır insanlığı merkez alan bir konudur. Ancak bugün, var olan ve hızla gelişen bilim ve çeşitli teknolojilerin kümelenmesi sonucunda, zihni ve duyguları kontrol etmek mümkün. Bu konu daha önce hiç bu kadar önemli olmadı. İnsanı insan yapan duygu ve düşünceleri bir başkası tarafından belirlendiğinde olabilecekleri bir düşünün…

1; İnsanın istemli kas hareketleri engellenebilir mi? Duygular ve davranışlar kontrol edilebilir mi?

2; Uzaktan uyku hissi verilebilir mi?

3; Hafızaya müdahale edilebilir mi?

4; Sahte anılar yaratılıp gerçek anılar silinebilir mi?

5; Zihin güvenlik duvarı var mıdır?

6; Cep telefonunuz kapalıyken dinlenebilir mi?

7; Neden sinemada mısır yeriz?

Bu kitap yukarıdaki sorulara cevap verdiği gibi aşağıdaki sorulara da yanıtlar aramaktadır:

-; İnsanlık, başka insanların duygu ve düşüncelerine müdahale etmeli mi?

-; İnsanlar, bir başkasının özgür iradesine müdahale etmeli mi?

Her birimiz bu soruları yanıtlamalıyız, çünkü bu teknolojiler bizi ya köleleştirecek ya da özgür bırakıp en yüksek potansiyellerimize ulaşmamıza olanak verecek. Ve buna karar verecek olan bu nesildir.

*   *   *   *   *   Kopya hakkı Odak:Sevgi ve yazarına aittir(2003-2016 Odak:Sevgi)   |   Site Teknik Sorumlusu Tülün Ulusoy   *   *   *   *   *