Kısa Tarihçe

KISA TARİHÇE        

 

Odak:Sevgi’nin tarihi, ne yazık ki, önemli oranda M.Ulusoy’un kişisel tarihiyle ilgili. İstenilse de, istenilmese de, burada bu kişisel tarihten söz etme zorunluluğu karşısındayız.  

 

M. Ulusoy’un Kişisel Tarihi  

1948’de Darboğaz’da doğdu. Yaşamının ilk yıllarından başlayan içsel bir depreşmeyle, “Şu dağların ardında ne var?” arayışına girdi. Çocukluğu; tümden doğal bir köy ortamında, yoğun insan ilişki-iletişim-etkileşim gel-gitleri içinde geçti.

O, deyim uygun düşerse, doğumundan itibaren doğal bir psikolojik danışmanlık eğitimi gördü, muhtar olan babasının belirleyiciliğinde.

Aile yaşamında, hemen hemen hiç şiddete uğramadı ve yoğun bir içten sevgi ortamında büyüdü.

Yaşamı boyunca kavgadan hiç hoşlanmadı. O, sıradan bir çocuktu, dıştan bakınca… içinden bakabilen kimse de yoktu. O, ancak kendisi, içine bakabilirdi. İçinde bir yanardağ vardı hep, dağların ardında ama içinde patlayan durmaksızın.

Meraklı, araştırıcı ve “sağlam” bir gözlemciydi, bir arıcık gibi. Akan bir derecik idi. Sonra çay oldu. Her yağan yağmuru içine çekiyor ve biriktiriyordu ve çağıl çağıl akıyordu, kişisel-bireysel sevdalarının dışavurumlarıyla…

Lise ve sosyopolitik yoğunlaşma, çalkantıların ortaya çıkışı aynı döneme denk geldi ve o sosyalizmden, anti-emperyalist söylemlerden etkilendi.

Son sınıfta, son gün, en çok sevdiği babasını yitirince dünyası yıkıldı. Yok ve yoksulluk içinde, puanı tuttuğu için A.Ü. Eğitim Fakültesine girdi. Ve kendini birden gençlik devinimi içinde buldu. Edindiği kişilik yapısı, bu devinimin dışında kalmasına uygun değildi. Arkadaşlarıyla birlikte, Dev-Genç’in oluşumunda yer aldı. Sosyalist özlü bağımsızlık ve demokrasi deviniminin etkili, özverili bir savaşçısı olarak varını yoğunu ortaya koydu. Bu devinim içinde, çocukluğundan beri derinleşerek gelen düşünsel-duygusal olgunlaşmanın yerini, “birilerinin” yazıp-çizip, konuştuğu şeylerin yinelenmesi aldı.

Devrime gönül vermiş bu genç, toplumsal labirentlerde sonucu önceden belli olan kapana kısıldı… Başkaldırdığı düzence başı eğilmek üzere tutuklandı. İşte Odak:Sevgi’nin yaşam öyküsü de böylece başladı. Ama nasıl?

Düzenle başkaldıranlar arasında itişme-kakışma sürerken, doğumundan o güne oluşa gelen, akıp gelen özgür nehir de taşmaya, kabına sığmaz duruma gelmeye başladı ve ardından karşı konmaz sel patlak verdi… Birden, aniden, o, kendi kendine; “Neredeyim, ne oluyor, kime karşı neyin savaşımını veriyorum?” sorularını sordu ve ardından sonsuzca soru yağmuruna tutuldu… Soru-yanıt sorgulamasının sonucu: özgür olamayan, özgürleşemeyen bilinçlerin, özgür bir yaşamı yaratması olası değildir. Bu işte bir iş var!

“Hayır, kurgulanmış bir oyun içinde rol almak istemiyorum.”

Kendi kendini, kendisini yargıladı ve ölüme mahkûm etti ve açıkladı: Amerikan emperyalizminin Türkiye’yi yok etme girişiminde yer almıyorum.

Yaşamın gerçekliğini kavrama girişiminde olmadan, hiçbir devinim, yaşamı dönüştüremez.

Kendisi dönüşmeyenin, yaşamı dönüştürmesi olası değildir.

Özgür bir bilinçle gerçekliği kavrayamayan kişilerin, başkalarınca kavranıldığı ileri sürülen gerçeklikleri benimseyerek bir adım bile atması düşünülemez.

Tüm labirentler altüst oldu, paramparça oldu. Oyun bozuldu… Dev-Genç deviniminin özverili-etkili savaşımcılarından birisi, bu kez bir başka biçimde başkaldırıyordu ve haykırıyordu;

Bu bir provokasyondur, emperyalist bir kışkırtmanın tuzağına düştük…

Ve saldırı başladı…

Susturun şu köpeği, satılmış haini, döneği!... Korkak, uşak ruhlu!...

Bir yandan, düzenin koruma-kollama görevini sürdürenler, diğer yandan ona karşı çıktığını savlayanlar tarafından psişik bir çökertme savaşı başlatıldı kendiliğinden.

O, gençti, küçüktü, bilgisizdi, deneyimsizdi… ama dik başlıydı, eğilmezdi, özgürlük ateşi bir kez yanmıştı içinde… Devrime en içten inanan, gönül verenlerdendi, her şeyini devrim uğruna harcayanlardandı.

O, gücünü, kendinden alıyordu. Susturulamazdı, susturulamadı… O konuşmaya başladı, bu kez kendi bilinci ve bildikleriyle, yarım yamalak da olsa… Tüm varlığını gerçekliği kavramaya odaklayarak, hiçbir yer ya da odağa bağlı olmayan bilincini harekete geçirdi… Ve konuştu…

Toplu psikoanaliz yaptı arkadaşlarıyla dört duvarlar arasında. Hiç durmadı, okudu, yazdı ve konuştu… Askeri tutukevleri, o nereye giderse bir okula dönüşüyordu.

Yüzlerce devrimci; kendini, yaşamı, gerçekliği sorgulamaya başladı… Sorgulama derinleştikçe özgürlük çiçekleri açmaya başladı daracık hücrelerde, koğuşlarda… Türkiye’nin, dünyanın, insanlığın tarihi, geçmişi, geleceği yeniden yazılmaya başlandı. Bu kez bir farkla, yazar, tarihi, kendi tarihini kendisi yaşayanlardı…

Ona, yaşamı boyunca hiçbir zaman, kin, öfke, intikam, hırs, yarışma ruhu egemen olamadı. O, yaşamı seven bir “serçecikti” yalnızca, belki bir köpekti… Ama hiçbir serçe ya da köpek, doğal bir yaratık tutsak olmazdı, olamazdı, onlar elverişsiz koşullar oluştuğunda ölmeyi yeğlerlerdi yalnızca.

O, ne denli yapay, doğal olmayan doğal-toplumsal koşullarda yetişmiş-yetiştirilmiş olsa bile, yine de doğaldı, hem de herkesten çok… Gizemli bir iç dünyası vardı, bilinmeyen gelişmelere gebe… Zamanı gelince gün ışığına çıkacak… O gün, o da bilmiyordu, içten içe ne olup bittiğini, yalnızca kıyıya vuran dalgaları ifade ediyordu…

O, bir küçücük çocuktu, koskocaman adamların ortasında… Doğup ölüyor, yeniden doğuyordu…

Söze; Arkadaşlar, kendimizi fark etmeye, ilk insanın ortaya çıkışından başlayacağız… Bununla birlikte, kendimizden yola çıkacağız.

Ve bir sorgulama başlıyordu, gittikçe derinleşen düşünsel devinim, sürekli kendini yenileyerek, yeniden başlıyordu…

Türk Silahlı Kuvvetlerinin denetiminde, onun gözetiminde, devrimciler içinde karşı konmaz bir hesaplaşma, toplumun gündemine taşındı…

Ve birileri, ipleri Washington’a değin uzanan; Susturun şu iti!... komutunu verdi, öbür yandaşları bunu yinelediler… bu komut günlük gazetelerin sayfalarına değin yansıdı… ölümle sonuçlanması gereken bir günün ardından çıkan gazetenin bir köşesinde, “âmin” başlıklı yazı çıktı, işin bittiği, “itin” öldürüldüğü inancıyla… O, ölmedi ama… Öldüremediler onu, ne o zaman ne de şimdi… yarın da ölmeyecek o… fiziksel varlığı bir çukura düşse de ölmeyecek… ölümün ötesini gördü çünkü o… gördü ve döndü… ölüm diye bir durum olmadığını “kırklar-yediler” gösterdi ona… Ve sürdürdü savaşımını özgürleşme uğruna… Kimdi onu koruyan, kollayan?…

Hiçbir şeyi olmayan bu zavallıyı kim adam yerine kor da korurdu, kollardı? İşte bu bilinmiyor… Portakalın irisini seçme savaşımı sürerken “idamlık devrmciler” arasında, o, tüm yaşamı ortaya seriyor ve gerçekliğin kavranma savaşımını derinleştiriyordu bir avuç arkadaşıyla… Ve ipler koptu en gerildiği yerden… Selimiye’nin en çok tutukluyu barındıran, “en seçkin devrimcilerinin” bulunduğu-Yılmaz Güney de dâhil- koğuşunda bir meydan savaşı başladı… Üç kişiye, 100’ü aşkın kişi saldırdı… Saldırıya boyun eğmediler, sırt sırta vererek direndiler…

Susturma operasyonu, bilinmeyen bir yerden düğmeye basılmasıyla edimsel olarak başlatıldı… At ahırlarından dönüştürülmüş koğuşlarda sürüp gitti kavga, ama o susmadı… Hem de çığlık çığlığa… “Devrim rayına oturana değin, tüm varlığımızı ortaya koyarak, ölümümüz pahasına da olsa savaşımı sürdüreceğiz.” diyordu… Ölüm emri veridi, hem de linç edilerek… bir katil olmayacak, toplu bir katliam olacaktı… O, bunu bilmiyordu… çevresindeki kişiler bir bir ondan uzaklaşıyor, onun ise bilinci keskinleştikçe keskinleşiyordu. Görüntü ile gerçeklik arasındaki bağlantıyı, ayrıntılı, çok net, somut görebiliyordu. Birden, bir dünya savaşı ortamında olduğunun ayırımına vardı. Tüm dünya oradaydı. Adı sanı ne olursa olsun, oynanan rollerin ötesinde bir başka şey oluyordu orada… Koptu ipler, kopardı tüm ipleri, tıpkı Gülsarı gibi… Yapayalnızdı o…

Ölüm meydanında, son hesaplaşmada, bıçak ve kesici aletler hazırlanmış ve hareket işareti beklenirken, o, hiç beklenmedik bir devinimle atlayıverdi meydanın tam ortasına ve soyundu… Çırılçıplak halde dimdik ayakta durdu… Herkes donup kalmıştı, beklenmeyen bir durumdu bu… Sabaha karşı, can alıcılar şaşkın… Ve birisi daha aldı meydandaki yerini… Başından beri onunla birlikte olan… Öylece durdular çırılçıplak ve ayakta, esas duruşta, soluksuz bir bakışla birbirine bakarak… O andı, her şeyin dönüştüğü… Tüm doğal-toplumsal-tinsel bir altüstlük yaşanıyordu. “Soyun!” komutu nereden gelmişti, kim vermişti, bilinmiyordu.

O günden 31 yıl sonra dünyanın apaçık meydanlarında binlerce insan barış için aynı şeyi yaptılar. Çırılıçıplak olarak barış yazdılar bedenleriyle yaşanılan tarihin sayfalarına… Kaba gerçeklik, sorgulamaya dayalı kavrama süreci böylece bitti. Algılanan her durum, kavranılan gerçeklik; o anda, içinde taşıdığı kaçınılmaz yetersizlikle geçerliliğini yitiriyordu… Dur durağı yoktu fark edişin… Ama o yalnızdı artık, yapayalnız… Bilinen tüm çizgi ve belirlemelerin ötesine geçmişti… Bilinebilir, bilinen gerçeklik işlevini öz olarak tamamlamıştı…

Bilinenle bilinmeyen arasında gidip gelen bilinci, bilinenin güdümünden birden çıkıvermişti ve bilinmeyen baskın çıkıp bilinen ne varsa silip süpürmüştü… Onun kılavuzu yoktu artık… Ne içsel ne de dışsal… Ne yapıyor ediyorsa kendinden ve anlık… Onu anlayan kimse kalmamıştı, tek başınaydı o, ama kendisini en az düzeyde bile anlamayan insanlarla birlikte… O, görülmeyen, yaşanan ama ifade edilemeyen olguları görüyordu… Ordunun içindeki orduları, tüm tarihsel oluşumların iç dinamiklerini sezgileriyle kavrıyordu… Onun için ne duvar kalmıştı, ne bir ülke ne de bir başka alan… Sonsuz düzlükte ve yumuşaklıkta bir alanda koşuyordu soluksuz… Olağanüstü kimi durumları olağan biçimlerde yaşayarak… Sezdiği, ama bilemediği bir garip gücü keşfediyordu… Görünmeyen, bilinmeyen, nitelenmesi olası olmayan… Neydi bu güç?

Karşısına; bir er, subay, tutuklu, arkadaşı, doktor vb. olarak çıkıyordu… Kimsenin düzenlemesinin olası olmadığı, ancak, tümüyle gerçek olaylar yaşıyordu… içsel dünyasında, yaşamı boyunca hiç rastlamadığı hissedişler, fark edişler yaşıyordu. İçinde ve dışında bilinenlerin tümünün ötesinde, yazılı-çizili, ifade edilmemiş ve edilmeyen bir başka gerçeklik vardı ve o, bu gerçekliği keşfediyordu… keşfettikçe, coşku içine giriyor, altüstlük yaşıyor sonra durağanlaşıyor… sonra yeniden başlıyor bilinmeyenle karşı karşıya geliş… Bu yolculukta, her ara istasyonda birileri iniyor, sıvışıyordu. O, hiçbir şeye aldırmadan yolculuğunu, bilinmeyene doğru sürdürüyordu…

İşte Odak: Sevgi’nin ana rahmine düştüğü andır bu… Birinci Ordunun karargâhının hemen yanındaki at ahırlarından dönüştürülmüş koğuşlarda vücut bulan… Davutpaşa, Kartal Maltepe’de can bulan… Cananı ile buluşan, kaynaşan, sonra havaya savrulan…

Havadayız, ohhhh!... Özgürüz artık, bağışlandık… Ama benim işim bitmemişti henüz Maltepe’de… Nasıl da mutluydum birinci ordunun tutukevlerinde, tutukevini özgürlük evine dönüştürebildiğim için… Mutluydum, coşku içindeydim… Sevgimi paylaşırken serçelerle…

Tam da; “Tamam, yeniden başlıyoruz bir başka yaşama..” derken, nasıl olduğunu da anlamadan tutuklanıverdim… Yüreğime ve beynime görünmeyen bir kelepçe vuruluverdi… Öncekini, en azından görmüştüm, kimi zaman sille tokat fark etmiştim… Bu kez öyle olmadı…

Olmadı, olmadı, olmadı… Boşuna yaşamışsın… Dön başa… Okumaya, incelemeye başla, Marksizm nedir, din nedir, Kemalizm nedir? vb… Şaka gibi 20 yıla yakın sürdü bu trajikomik öykü… Sabırla katlandığımı söyleyebilirim bu tutsaklığa… Kimseyi de suçlamadan, kendi kendimi tutuklayışıma göz yummuşum…

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kendimden çok daha hoşgörülü, insaflı ve insansever olduğunu gördüm böylece. O, kendine başkaldıranı, asma yetkisine sahipken bağışlıyor, onun bağışladığını, “Haydi yaşa.” dediğini 20 yıla mahkûm ediyor ve cezayı da en ehil şekilde, gık demeden çekiyorum. Nasıl bir benlik, bencilliktir bu?

Derinliğine okuyorum, düşünüyorum… İçsel olarak yapayalnızım, hiçbir toplumsal-siyasal yapılanma içinde değilim ama sanki içindeymiş gibi tüm dikkatimle akışı izliyorum… “Bir gün konuşacağız.” diyorum, “günü gelmedi, günü gelmedi henüz.”…

Üniversiteyi bitiriyorum, bu devlet iş veriyor, aş veriyor, ekmek ve barınacak ücret veriyor. Hiçbir şeyimiz yokken bir şeyler edinmeye başlıyoruz… Yurt içi, yurt dışı derken az da olsa mal-mülk ediniyoruz… Keyfimiz yerinde!...

Hayır değil, eşimle yoğun bir iç çatışma ve gerginlik sürüp gidiyor… Sararıp soluyorum, eriyip gidiyorum… Bir an bile boş durmuyorum, ama nafile… Nerede o Selimiye? Davutpaşa, Kartal… Yaratım kaynaklarım bir bir kuruyor, ölüyorum, can çekişiyorum, ahırdan dönüştürülen koğuşlarda ölmezken, göz göre göre kendi ipimi kendi elimle çekiyor ve ölüyorum… Kuşadası’nın yazlık evleri, arabalar, yemeler, içmeler kâr etmiyor…

Can çekişmenin ürpertileri sarıyor içimi, titriyorum, tir tir titriyorum. Kimsenin bana dediği bir şey yok… Herkes neye inanıyorsa, onu yapıyor…

Kuşadası Atatürk İlköğretim Okulu, o çirkin görüntüsüyle öylece sıradan bir biçimde giriveriyor yaşamıma… Uzaktan, çok uzaktan gökgürlemeleri duyuyorum, arada şimşek çakıyor… Nedense böyle havalar hep ilgimi çeker…

Ne oluyorsa oluyor… 20 yılı aşkın süren mahkûmiyetimi bitirme kararı veriyorum. Çok basit ve sıradan bir biçimde… Eşim; “Şu kişiyle birlikte çalışmayacaksın.” diyor. Ben de; “Hayır, çalışacağım.” diyorum… Bilinmeyenden gelen fırtına birden bastırıyor ortalığı, ellerimdeki kelepçe paramparça… Şaşkınım, kaçıyorum kendimden, günleri aylara bağlayan içsel sızıyla sızlanıp duruyorum…

Tam da bu iç depremin ortasında Odak: Sevgi boy veriyor… Selimiye’de ana rahmine düşen çocuk, yirmi küsür yıl sonra doğuyor… Hem de küçücük çocukların ebeliğinde… O çocuklar, onlar ki; yüreğimin kilit noktası, yüreğimdeki kilidi paramparça eden… Rehber öğretmenle sonsuzluğu keşfetme kararlılığı içindeki çocuklar…

1995 yılının 17 Ocak’ında Rehber Öğrenci Girişim Grubunu kurarak özgür öğrenci devinimini başlatıyorlar… Yayın organlarını adı: Odak: Sevgi…

 

*   *   *   *   *   Kopya hakkı Odak:Sevgi ve yazarına aittir(2003-2016 Odak:Sevgi)   |   Site Teknik Sorumlusu Tülün Ulusoy   *   *   *   *   *