Kendi Kendine Öğrenme

YAŞAMBOYU EĞİTİM AÇISINDAN
VERİLİ EĞİTİM ORTAMINDA
KENDİ KENDİNE ÖĞRENME

AÇIKLAMA: “Kendi Kendine Öğrenme” konulu yazı, Mustafa Ulusoy’un 1991 yılında başladığı doktora çalışmasında “Doktora Tezi” için 1993’te hazırladığı “Tez Önerisi”nin "Sorun" başlıklı bölümüdir. Çeşitli nedenlerle tez aşamasında doktora tezi çalışması gerçekleştirilememiştir.


Tezin Konusu:   “YAŞAMBOYU EĞİTİM AÇISINDAN VERİLİ EĞİTİM ORTAMINDA KENDİ KENDİNE ÖĞRENME
Bilim Dalı:         Halk Eğitimi
Tez Danışmanı: Doç. Dr. Meral TEKİN
Enstitü:             A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

Yaşanılan çağda kurumlaşmış eğitim, geçmiş çağlara oranla olağanüstü boyutlarda bilimsel-uygulayımbilimsel devrimlerle koşutluk içinde gelişme göstermiştir. Eğitimin toplumlarda yaşamın tüm kesitlerini içine alacak biçimde ve her yaş kümesine yönelik amaç, işlev ve yapılar edinmesi, onun nicel olduğunca nitel özelliklerinin de kökten yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmıştır.

Eğitim-öğretim dizgelerinde köklü dönüşümlerin gerçekleştirilmesi özde yaşanılan çağın insanında görülen en genel anlamda olumsuzluk olarak nitelenebilecek edim, tutum ve etkinliklerin giderilmesini sağlamak bir yana kalıcılaşmasına ortam hazırlamıştır denilebilir.

Tüm dünyada eğitim-öğretim ne denli yoğunluk, derinlik ve yaygınlık edinmiş olursa olsun, ne denli nicel yönlerden gelişmiş olursa olsun; gerçekte yetkeci, üstten belirlemeci, tekçi, biçim verici, tekelci ve bunlara uygun düşebilecek insan tipini yaratma özelliklerini bırakmamıştır. Tam tersine yukarıda değinilen özellikler her yeni bilimsel-uygulayımbilimsel gelişmeyle biraz daha pekiştirilmektedir.


Çağdaş sanayi toplumunda yaşam ne denli çalışma, hizmet, ekonomi, teknik, kültür, eğitim, hükümet ve yönetimin karmaşık yapay sistemine bağımlıysa, o oranda da “doğal” yaşama dönüş çağrısı yüksek olmaktadır.. “Doğallık”; bürokratik ve sanayi toplumunun sağlıksız, bunalımlı, anonim, duygusuz, karmaşık, büyük ölçekte örgütlü çağdaş yapısına karşı sağlıklı, dingin, bir bakışta anlaşılabilen, yalın ideal bir toplumsal yaşam ortamı olarak görülmektedir(Dohmen, 1982, s. 189).


Gelişmiş sanayi toplumlarında yapaylaşma, insanı kendine yabancılaşmaya götürürken, buna tepki olarak da yeniden doğallaşma eğilimlerini güçlendirmektedir. Yaşamın bu diyalektiği gelişmiş sanayi toplumlarında var olan değişimin de ana dinamiğini oluşturmaktadır.


Yabancılaşma ve otomatlaşma gittikçe artan bir akıl bozukluğuna yol açmaktadır. Yaşamın anlamı yoktur; yaşama sevinci yoktur, bu nedenle de insan yok olmuştur. Herkes “mutlu”dur- ne var ki, akıl yürütme, sevme yetisini yitirmiştir.

Ondokuzuncu yüzyılda sorun Tanrı’nın ölmüş olmasıydı; yirminci yüzyıldaysa sorun, insanın ölmüş olmasıdır(Fromm, 1990, s. 392).


Fiziksel varlığıyla her an yok olma-nükleer yıkım-savaşlar vb.- tehlikesiyle yüz yüze bulunan insan soyu psikososyal, sosyokültürel varlığıyla da Fromm’un vurgulamasıyla yok oluşun eşiğine gelmiştir. Bu yok oluşun psikolojik tanısı ise yabancılaşmadır.


Yabancılaşma, geleneksel anlayış içinde insanı üretme ve yeniden-üretme olanağından alıkoyan bir süreç: emeğin ücretli işçi olması sürecinin doğrudan sonucudur. Şimdi genç insanlar kendi bilgilerinin hem üreticisi hem tüketicisiymiş gibi davranıyorlar, bu bilgi okul pazarında satışa çıkan mal gibi algılanıyor, insanları çevrelerinden koparan okul onlar yavaş yavaş yabancılaştırıyor. Okul bu yabancılaşmayı yaşama hazırlık olarak yapar, böyle de insanın gerçekliğinin öğrenilmesinden ya da yaratıcı çalışmadan alıkoyar, okulun yaptığı neye gerek varsa onu öğreterek yaşamın yabancılaştırıcı kurumlaşmasına katkıda bulunmaktır(Illich, 1985, s. 64).


Sosyoekonomik boyutta ortaya çıkan yabancılaşma psikososyal yaşamı koşullamakta, eğitim yabancılaşmanın işlevini yerine getiren önemli bir kurumlaşma rolünü üstlenmiştir.


Bugün bazı eğitim-öğretim düzenlemelerinde yaşamdan daha çok okul için eğitim yapıldığı tartışılamayacak kadar açıktır. Çoğu şey, öğrenci ilgi duyduğu, istediği, sorun ve sorunlarına ışık tutup çözüm getireceği için değil, yasa ve yönetmelikler, adetler, yetkeler öyle emrettiği, öğretmenlerin ilgileri öyle olduğu, öğretim planları, alan sistematiği, eğitim raporları öyle uygun gördüğü için öğretilmektedir. Bununla birlikte toplum, meslek ve ailede yaşamsal sorunların alt edilmesine ya da daha iyi bir dünya ve kendine anlayış göstermeye yardımcı olmasa da kurumlaşmış eğitim uygun gördüklerini öğretmek zorundadır(Dohmen, 1982, s. 190).

 

“İnsan nedir, nasıl yaşamak zorundadır, insanın içindeki çok büyük güçler nasıl serbest bırakılabilir ve verimli bir şekilde nasıl kullanılabilir)” diye soran Fromm(1983, s. 12), bu işlevin yerine getirilmesinin eğitim anlamına geldiğini(Fromm, 1990) vurgulayarak “Eğitim, çocuğun kendi imkânlarını gerçekleştirmesine yardım etmektir.” Diyor ve eğitimin karşıtını ise; “Çocuğu belli amaçlar için kullanmak ya yönetmektir. Yani çocuğun imkânlarının gelişeceğine inanmamak ve ancak büyükler onu istedikleri şeye yöneltirlerse ve istemedikleri şeylerden uzak tutarsa onun doğru dürüst yetişeceğini düşünmek… Robota inanmaya gerek yoktur ki, çünkü onun içinde hayat yoktur. (Fromm, 1993, s. 238)” diye nitelemektedir.

 

Yaşanılan çağın en temel sorunu eğitimin başrolü oynadığı yabancılaşma-robotlaşmanın aşılması ya da buna karşı direnme, var olan toplum dizgelerine seçenek toplumsal-ekinsel-eğitsel devinimleri bireyse-yığınsal düzeylerde gündeme getirmektedir. Bireyin doğumuyla birlikte yabancılaşma-yapaylaşma-robotlaşma-hiçleşmeye karşı doğal psikososyal direnç ve savaşım gündeme gelir.


Her nevrozun temelinde akıl dışı bir otoriteye karşı açılan bir savaşta çocuğun yenilgisinin bıraktığı yara izleri vardır. Bu yara izleri, kişinin orijinalliğinin ve içtenliğinin zayıflaması ya da felce uğraması; benliğinin zayıflaması ve sahte bir benliğin yerini alması; bu sahte benlik içerisinde “Ben’im” duygusunun başkalarının beklentilerinin tümünü dile getiren benliğin yaşantısı ile körletilmesi ve yer değiştirmesi; kendi kendini yönetmenin yerini başkaları tarafından yönetilmenin alması; kişiler arası yaşantıların tümünün karışıklığı ya da  H. S. Sullivan’ın deyimini kullanacak olursak “bağlantısız(parataxic)”, yani kopuk kopuk bir hale gelişi gibi bazı temel özelliklerden oluşan bir belirti tablosu çıkarırlar ortaya. İnsanın kendisi için yaptığı savaştaki yenilgisinin en önemli belirtisi suçlu vicdandır. Eğer insan otorite ağını parçalamayı başaramamışsa, otoriteden kaçmak için yaptığı böyle bir başarısız deneme suçun kanıtıdır ve bu durumda insan ancak yeni bir boyun eğişle rahat bir vicdana ulaşabilir(Fromm, 1993, s. 187).


Akıl dışı yetkeye boyun eğen tek tip insan yetiştirmeye karşı açılan zorunlu savaşımda çocuk-genç-yetişkin bireyin başarıyla çıkıp çıkamaması, onun mutlu olup olmamasının da temel hazırlayıcısıdır.

Sorun yetkeci kurumlaşmış eğitimin insan, doğa ve gelişme dinamiklerini körelten, yok eden, çürüten, yaratıcılığını boğan yapılaşmasının nasıl ortadan kaldırılabileceğinin araştırılıp, çözüm yollarının bulunması sürecinde bireyin ya da bireylerin bireysel ve ortaklaşa çabaları mutlu bir yaşamın ortaya çıkışını da olanaklı kılacaktır.

Yetkeci kurumlaşmış eğitimin yol açtığı olumsuzluk ve yabancılaşmanın aşılması, eğitimin özgür-özgün-özerkleştirilmesini yani bireyin kendini gerçekleştirme hakkının yaşama geçmesiyle olası olabilir.

Bireyin kendini gerçekleştirmesi demek; en başta doğumuyla birlikte “nasıl bir kişi” olacağına kendinin karar vermesi ve “nasılsa öyle bir kişi” olma ediminde bulunma ortamında yaşamasıdır.

Toplumu oluşturan birey-bireylerin eğitim-öğretiminde kimin, hangi kurumlaşmanın yetkili olduğu, bireyin sağlıklı gelişmesinde ne denli yaşamsal önemdeyse, bireyde öğrenmenin nasıl olası olduğunun gerçekliğe uygun biçimde, bilinerek gerçekleştirilmesi de bireyin kişilik gelişiminde o oranda önemlidir.

Herkes yaşamasını okul dışında öğrenir. Konuşmayı, düşünmeyi, sevmeyi, durguları, oynamayı, ilenmeyi, politika yapmayı ve çalışmayı hiçbir öğretmen karışmadan öğreniriz(Illich, 1995, s. 42).


Birey yaşamında yer lan en temel işlev ve işlemleri yerine getirmeyi kendi kendine, kendisinin başat olduğu bir etkinlik içinde öğrenmekte-edinmektedir. Fromm’un(1973, s. 29) “Yaşamak da başlı başına bir sanattır.”, gerçekte insanın uğraşması gereken en önemli, aynı zamanda en güç ve karmaşık “sanat olarak nitelediği yaşamayı birey esas itibariyle kendiliğinden öğrenme güç ve yeteneğini gösterebilmektedir

Demek ki her şeyden önce bireyin yaşamayı yaşayarak öğrenme güç ve yeteneği kurumlaşmış eğitim tarafından görmezden gelinmektedir.


Kendiliğinden etkinlik, bireyin yalnızlık ve güçsüzlüğü yüzünden itildiği zorlayıcı etkinlik değildir; dıştan önerilen kalıpların eleştirilmeden benimsenmesi olan robot etkinliği de değildir. Kendiliğinden etkinlik, benliğin etkinliğidir. Psikolojik olarak kişinin özgür istencinin etkinliğidir. Etkinlikte, “bir şey yapmayı değil, kişinin duygusal, zihinsel ve duygusal deneyimleriyle iradesinde yer alan yaratıcı etkinliği kastediyoruz. Bu kendiliğindenliğin bir öncülü, toplam kişiliğin kabul edilmesi ve “akıl”la “doğa” arasındaki ayrımın, bölünmenin ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü ancak kişi benliğinin temel parçalarını bastırmazsa, ancak kendini bütünüyle dışa vurursa, ancak hayatının değişik alanları temelde bütünleşirse, kendiliğinden etkinlik mümkün olur(Fromm, 1991, s. 207).


Kendiliğinden etkinlikte birey kendini, kendi gerçekliğini, kendisinin etkileştiği psikososyal ve doğaç çevreyi(ortam) özüne uygun olarak algılama, kavrama ve yorumlama sürecinin içinde yer alır. Dolayısıyla kendiliğinden etkinlik kendiliğinden öğrenmeyi zorunlu kılarken, kendiliğinden öğrenme kendiliğinden etkinliği zorunlu kılar. Yani birbirlerinin önkoşulu işlevini görürler.


Her tür kendiliğinden etkilikte birey dünyayı kucaklar. Bireysel benliği zarar görmediği gibi, güçlenir ve sağlamlaşır. Çünkü benlik, etkin olduğu ölçüde güçlüdür. Ne maddi mülkiyet ne de duygu ve düşünceler gibi zihinsel niteliklere sahip olmak, gerçek güçlülük demek değildir(Fromm, 1991, s. 209-210).


Güçlü benliğin temel hazırlayıcısı olan kendiliğinden etkinlik-kendiliğinden öğrenme diyalektiğinde “Yaratıcı süreç sayrılığın sonucu olarak değil duygulanımsal(emotional) sağlığın en yüksek derecedeki betimi, normal kişilerin kendilerini gerçekleştirme edimlerinin bir dışavurumu olarak keşfedilmelidir(May, 1992, s. 63).”

Kendi kendine öğrenmede temel özelliklerden birisi olan “Yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır(May, 1992, s. 74).”

Yaratıcı süreç içinde kendi dünyasıyla karşılaşmış, “Üretici, kendiliğinden doğan bir etkinlik içindeyken, okurken, doğayı seyrederken, dostlarla konuşurken vb. insanda bir şeyler değişir. O yaşantıdan sonra yaşantıdan önceki gibi değilimdir artık. Yabancılaşmış eğlenceden sonra bende hiçbir değişiklik olmaz. Şu ya da bu şeyi tüketmişimdir ama içimde hiçbir şey değişmemiştir(Fromm, 1990, s. 150-151).”

Bireyi yaşam coşkusu içine sokabilecek kendiliğinden etkinlik biçiminin en yüksek düzeyde gerçekleşen biçimi kendiliğinden(doğal) öğrenme etkinliğinin olduğu, nasıl olabileceği, verili eğitim ortamlarının düzenlenmesi ve bu öğrenme türünün yaşamboyu eğitimin temel dinamiği, devindirici gücü olarak gerçekleşmesi üzerinde durulması zorunlu konulardır.


İçinde yaşanılan zaman kesitinde doğal(kendiliğinden) öğrenmenin güncelleşerek toplumların gündemine gelmesinde öncelikle gelişme-ilerleme adına akılcı-teknik planlama inancının sarsılması, merkezi, bürokratik, hiyerarşik örgütlenmelere karşı duyulan kuşkuların büyümesi ve çevreci hareketlerin doğal çevrenin korunmasına yönelik etkinliklerinin güç kazanması önemli rol oynamaktadır(Dohmen, 1982, s. 190).


Gerçek anlamda öğrenmenin; bireyin kendiliğinden, kendi kendine doğal etkinliği ötesinde kurumlaşmış eğitim etkinliğiyle “dışarıdan” olası olup olmadığı üzerinde durulması temel bir konu olarak düşünülmelidir.


Öğrenme; önceden edinilmiş zihinsel yapılanmalara, imgelem ve bağlantılara özel anlamlar verme, öğrenilen bilgilenmeye bağlı olarak çevre ve kişilikçe koşullandırılmış deneyimler ve bilgilerin seçilerek algılanması-benimsenmesinin gerçekleştiği, bu bilgi ve deneyimlerin işlemlerden geçirildiği bir süreçtir. Böyle bir özgül işlem sürecinin sonucu başka şeyler yanında gözlenebilir bir biçimde öğrenenin davranış değişikliği de olabilir(Dohmen, 1982, s.190).


Öğrenme olgusal olarak özü itibariyle dışsal bir oluşum olmaktan daha çok bireyde gerçekleşen içsel bir oluşumdur. Birey öğrenme sürecinde edilgen, “ne verilirse alan” bir “nesne” konumunda değildir. Birey kendisi ve çevresiyle etkileşimi ortamında edindiği, algıladığı bilgileri düşünce sürecinde daha önceden edinmiş olduğu düşünce dizgesinin süzgecinden geçirerek kendini ve çevresini bilmektedir.



Eğitim yöntemleri açısından bakıldığında geleneksel kurs siteminde sunulan içeriklerin pratiğe dönüştürülme olanağının çok sınırlı olduğu görülmektedir(DIFF, 1992, s. 97-98).


Kurumlaşmış eğitim yöntemleri öğrencinin yaşadığı gerçekliğin ele alınıp incelenmesiyle değişimi kavrayan bir yaklaşımla oluşturulmadığı bilinmektedir. Okul dizgesinde önceden belirlenmiş bir izlence belirleyicidir.


Yaşamboyu eğitim olgusu içinde düşünülen “yetişkin eğitimi”nde, meslek öncesi öğretim görevi ile yükümlü okullar ve yüksekokullarda sürdürülen kurumlaşmış öğretimin ortaya çıkardığı yabancılaşma tehlikesi daha azdır. Yetişkin eğitiminde bunu sağlayan özellikler şunlardır:

- Yetişkin eğitimi öğrenme gereksinimlerini doğrudan karşılamak isteye belirli mesleki ve ailevi yükümlülüklerle öğrenme isteği taşıyan “sıradan insanların gönüllü katılımıyla gerçekleşmektedir.
- Yetişkin eğitimi öğretim plan ve sınav baskılarına daha az maruz kalarak kamusal-bürokratik belge aracılığıyla denetim mekanizmalarına daha az bağımlıdır(Dohmen, 1982, s. 192).


Kurumlaşmış eğitim ne denli yapay özelliklere sahipse doğal(kendiliğinden) öğrenme o oranda doğal özellikler taşımaktadır.


Bireyin öğrenme yoluyla değişimini sağlayan öğrenme kurumlaşmış yapay kural, baskı emir ve yabancılaşmış yasaların belirlemesiyle değil ancak bireyin kendi doğallığı çerçevesinde “doğal” olarak nitelenebilecek bu öğrenme yapay olarak örgütlenmemekte, tam tersine günlük çalışma, birlikte yaşama ortamında, bu ortamla ilişkili olarak oluşmaktadır(Dohmen, 1982, s193).


Kendi kendine öğrenmede “Öğrenen, belirli yeteneklere sahip olmak zorundadır. Her şeyden önce öğrenenler kendisi tarafından zamanı, amacı ve yöntemleri belirlenen bir öğrenme ortamının gerekliliğini algılamak zorundadırlar. Bu öğrenme ortamını kullanabilmek için kendi öğrenme planını yapmalı ve adım adım bunu uygulayabilmelidirler. Öğrenme planı hem öğrenmenin öbür etkinliklerle eşgüdümünü sağlamalı hem de öğrenmenin örgütlendirilmesini, yani öğrenmenin nasıl, nerede, ne zaman, ne ile olacağını kararlaştırmalıdır(DIFF, 1992, s.).


Kendi kendine öğrenme doğal ve kendiliğinden başlayan öğrenme sürecinin bir üst basamağı olarak bilinçli-istekli bir çabalar dizisini gerektirmektedir.


Kendi kendine öğrenmenin bütün aşamalarında motivasyon(güdülenme) önemli bir rol oynar… Kendini güdüleme yeteneği yani öğrenenin kendi kendine güdülenmesinin ne ölçüde olası olduğu ve yoğunlaşmasını ne denli kalıcı kılabildiği, öğrenme sürecinin niteliğince belirleyici bir önem taşımaktadır(DIFF, 1992, s. 101).


Bireyin iç donanımının yeterli olması yanında içinde yaşadığı çevrenin öğrenmeye uygun bir biçimde düzenlenmesi zorunluluğu vardır. Ancak öğrenme ortamının düzenlenmesinde de öğrenenin belirleyici rol oynaması gerekmektedir.


Kendi kendine öğrenmeyi koruyup geliştiren öğrenme ortamlarında birinci olarak güven verici bir inanırlık olmalıdır. Ortam gerçeği yansıtmalıdır. Bütünlüğü anlatan gerçeklik öğrenme ortamında da bulunmalıdır. Öğrenen baştan sona kadar çok yönlü bilgiyle beslenmelidir. İkinci olarak; öğrenme ortamı uygulamaya dönük olmalıdır. Öğrenen öğrendiklerini bu ortamda uygulayabilmelidir. Üçüncü olarak ise; öğrenme ortamı öğrenene çok yanlı bir bakış açısı oluşturma zemini hazırlamalıdır. Öğrenen çeşitli görüşlerle yüz yüze gelmeli, çeşitli roller üstlenebilmeli ve bu biçimlerde var olan sorunları irdeleyebilmelidir(DIFF, 1992, s. 107-108).


Kendi kendine öğrenme demek bireyin yalnız başına sürdürdüğü bir etkinlik anlamına gelmemektedir. Kendi kendine öğrenme başkalarıyla ilişki içinde, bir kurum bünyesinde de gerçekleşebilir. “Öğrenenler bir kurumda öğreticinin anlattıklarını eleştirel bir yaklaşımla irdeleyebilir ve ilgileri doğrultusunda görüş ve bilgilerini geliştirebilirler(Simons, 1992).”, “Kendi kendine öğrenme yalnızca belirli durumlara bağlı olarak gerçekleşmemektedir(DIFF, 1992, s. 99.)

Kendi kendine öğrenmenin oluşabilmesinde en temel koşul da “Öğrenme ortamının öğrenen tarafından belirlenen öğrenme yöntem, zaman ve amaçlara hizmet edecek biçimde hazırlanmış olmasıdır(DIFF, 1992, s. 100).”

Gerçekte ise; kendi kendine öğrenmenin ne ölçüde ya da gerçekleşip gerçekleşmediği, öğrenenle öğrenme ortamı(çevre) arasındaki bütünsel etkileşimin durumuna bağlıdır(DIFF, 1992, s. 100)


Türkiye’de kurumlaşmış eğitim yanında ya da seçenek olarak kendi kendine öğrenme, kendiliğinden-doğal öğrenme olguları yeterli düzeyde araştırılmış, üzerinde durulmuş değildir.

Doğal öğrenme, kendiliğinden öğrenme kurumlaşmış eğitim dizgesi dışında ve içinde kendine özgü bir boyut olarak eğitim-öğretimi ne ölçüde etkilediği en az düzeyde bile araştırılmış değildir.

Bireylerin kendi kendine öğrenme çabalarının hangi düzeylerde gerçekleştiğinin araştırılmamış olması yanında verili eğitim ortamlarının düzenlenmesi yönünde dizgeli etkinlikler yok denilecek ölçüde sınırlıdır.

***********************************************

KAYNAKÇA:

- Deutsches Institut für Fernstudien an der Universitaet Tübingen(DIFF), Fernstudien und Weiterbildung 25 Jahre Deutsches İnstitut für Fernstudien an der Universitaet Tübingen, DIFF, Tübingen, 1992.
- Dohmen, Günther, Zum Verhaeltnis von “natürlichem” und organisierten Lernen in de Erwachsenenbildung, in Helmut Becker u.a. Wissenschaftliche Perspektiven zur Erwachsenenbildung, PAS, Braunschweig, 1982.
- Fromm, Erich, Erdem ve Mutluluk, Türkiye İş Bankası Yay, 1993.
      .Özgürlük Korkusu, Yaprak Yay., İstanbul, i990.
      .Sağlıklı Toplum,, 2. Basım, Payel Yay., İstanbul, 1990
-  Illich, Ivan, Okulsuz Toplum, Birey Toplum Yay, Ankara, 1985.
- May, Rollo, Yaratma Cesareti,  Metin yay, İstanbul, 1992.
- Simons, P, P, J., Lernen selbstaendig zu Lernen. Ein Rahmenmodel I. In H. Mand 1 und H.F. Friedrich(Hrsg.), Lern-und Denkstrategien Analyse und Erwerb. Göttingen, 1992.

- - - - - - - - - - - - - -


 

Mustafa ULUSOY/Psikolojik Danışman

*   *   *   *   *   Kopya hakkı Odak:Sevgi ve yazarına aittir(2003-2016 Odak:Sevgi)   |   Site Teknik Sorumlusu Tülün Ulusoy   *   *   *   *   *